Adalet kelimesi Arapça adl (عدل) kökünden türetilmiş bir isimdir. Sözlükte hakkı gözetmek, hakka ve hakikate göre hüküm vermek, herkese kendi hakkı olanı vermek, hakkı olmayanı vermemek gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Bir ahlak terimi olarak ise adalet, bireysel ve sosyal yapıda dirlik, düzen, hakkaniyet ve eşitlik esaslarına uygun şekilde davranmayı gerektiren bir hukuk ilkesidir. Adaletin zıddı ise zulümdür. Zulüm, zlm (ظلم) kökünden türetilmiş haksızlık, zorbalık, adaletsizlik, haddi aşmak, düşmanlık, azgınlık, asilik, haktan sapmak, hak edene hakkını vermeme veya hak etmeyene hak etmediğini verme, eza, cefa etmek gibi anlamlarda kullanılan bir isimdir.

Adalet, sadece senden olanları değil, senden olmayanları da kucaklayan bir kavramdır. Adaletin olmadığı yerde insan hayatına değer biçilmez. Adaletin küçültüldüğü yerlerde suçlular büyük olur. Adalet yerini bulursa yiğitliğe, kaba kuvvete gerek kalmaz. Hukuk her zaman üstündür. Kişi ne kadar yüksekte olursa olsun, hukuktan yüksekte olamaz. Descartes, dünyayı ayakta tutan tek şey adalettir, der. Hz. Ömer’e ait olduğu bilinen, adliye binalarımızın ve duruşma salonlarımızın duvarlarını süsleyen “Adalet mülkün temelidir.” sözünde geçen “mülk” kelimesinin anlamı gayrimenkul veya bir taşınmaz değildir. Burada geçen mülk kelimesi devlet, ülke, iktidar, düzen, egemenlik gibi anlamlar için kullanılır.

Yeryüzünde barış ve huzurun sağlanması adaletin tesis edilmesine bağlıdır. Adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Toplumda birlik, beraberlik, barış, huzur ve güven ortamının yerini kaosve terör alır. Böyle olunca milletler bölünür, devletler yıkılır, topraklar parçalanır.
Kanun önünde aşere-i mübeşşire ile bedevinin farkı yoktur

Hak ve adalet arasında doğrudan ilişki bir vardır. “Hak” adaletin ön şartı, adalet ise hakların gerçekleşmesinin neticesinde ortaya çıkan bir olgudur. Bir ülkede adaletin yerini bulması adil bir devlet yapısının olmasına, adil bir yöneticinin devletin başında bulunmasına, yargıçların kararlarında objektif, taraflar arasında önyargısız davranmasına bağlıdır. Adil sistemlerde kanun önünde bir devlet başkanı ile sıradan bir vatandaş, komutan ile asker, amir ile memur, onurlu ile çaresiz hatta aşere-i mübeşşire ile bir bedevi arasında fark gözetilemez. Onun için adalette hamasete, kindarlığa, dindarlığa, kayırmacılığa ötekileştirmeye yer yoktur. “Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir. Güçlülere af, zayıflara ceza adalet değil rezalettir.”

Hz. Ali Sıffin savaşı esnasında zırhını kaybeder. Savaş dönüşü zırhını bir Yahudi’nin elinde görür. Ve zırhın kendisine ait olduğunu söyler. Yahudi, zırhın kendisinin olduğunu iddia edince konu Kadı Şüreyh’e intikal eder. Kadı Şüreyh, Hz. Ali’ye zırhın sana ait olduğunu gösteren delilin var mı diye sorunca Hz. Ali (r.a) oğlu Hz. Hasan ile azatlı kölesi Kanber’i şahit olarak gösterir. Kadı Şüreyh, oğulun baba hakkındaki şahitliği makbul değildir, der. Hz. Ali, cennetlik olan bir kimsenin şehadetinin nasıl makbul olmaz. Ben Hz. Muhammed’den (s.a.v), “Hasan ve Hüseyin cennet ehlinin gençleridir.” buyurduğunu işittim, deyince; Kadı Şureyh, kanunun kendisine çizdiği yoldan ayrılmaz ve Hz. Ali’den başka şahit getirmesini ister. Bu azametli adalet örneği karşısında şaşıran Yahudi kendi kendine şöyle der. “Halife beni kendi kadısının huzuruna götürdü, halifenin kendi kadısı kendi aleyhine hükmetti, der ve “Ey Halife, zırh senin zırhındır.” der, kelime-i şehadet getirerek Müslüman olur.

Nitekim Cenabı Hak: “Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir (Nisâ suresi, 58).” buyurur. Ayette “emanetin ehline verilmesi” esnasında “insanlar arasında” tabirinin kullanılması da Müslim veya gayri Müslim, zengin veya fakir, akraba veya arkadaş, uzak veya yakın ayırımı yapılmadan adaletin yerine getirilmesi ve işin ehline verilmesi istenmiştir. “Eğer hükmedersen aralarında adaletle hükmet (Maide suresi, 42).” ayetinde gayrimüslimler kastedilmiştir. “Ben aranızda adaleti tatbik etmek üzere emir olundum (Şura suresi, 15).” ayetinde de Hz. Muhammed’in (s.a.v) peygamber olarak gönderilmesinin sebebi, yeryüzünde adaletin tesis edilmesi olarak ifade edilmiştir.

Her eşitlik adalet değildir

Adalet kelimesi aynı zamanda Allah’ın isimlerindendir. Kur’an-ı Kerim ve hadislerde genellikle "düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hüküm verme, doğru yolu izleme, takvaya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık" gibi anlamlar ile de açıklanmıştır. Bazen eşitlik adalet sayılsa da, her eşitlik adalet değildir. Ancak adalet aynı zamanda eşitlik kavramını da içine alır. Az çalışan ile çok çalışanın, usta ile çırağın, bilen ile bilmeyenin, kolay işte çalışan ile riskli ve zor işte çalışanın maaşını eşitlemek her ne kadar eşitlik gibi görünse de böyle uygulanan eşitlik adaleti değil zulmü ifade eder. O hâlde hakkı olana hak ettiği kadar vermek adalet, hakkı olana vermemek veya hakkı olmayana hak etmediğini vermekte zulümdür. Bunu yapanlarda zalimdir.

“Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor (Nahl suresi, 90)” ayetinde geçen “adalet” ve “ihsan” kelimelerinin yan yana kullanılmasının da büyük hikmetleri vardır. İhsan; iyilikte bulunmak, her şeyi olması gerektiği gibi sapa sağlam yapmaktır. Adalet; insaflı olma, ihsan; özveride bulunmaktır. Adalet kişinin Allah'a ortak koşmaktan sakınması, ihsan; kişinin Allah’ı görmediği hâlde Allah'ı görür gibi ibadet etmesidir. Adalet, tevhid, ihsan, tevhitte samimiyettir. Adalet iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşı kötülüktür. İhsan, iyiliğe daha fazlasıyla iyilikle karşılık vermek, kötülüğe ise daha azıyla mukabele etmektir (Ragıb El İsfahani).

“Kızım Fatıma’da olsa aynı uygulamayı yapardım.”

Her konu da olduğu gibi Peygamberimizin adalet konusundaki davranışı ve uygulamaları bizim için yol gösterici olmalıdır. Adaleti tatbik etmek zor olduğu gibi, kendi aile efradına ve yakınların tatbik etmek daha da zordur. Bir gün Kureyş kabilesinden, soylu bir aileden olan Mahzumiye kızı Fatıma adındaki bir kadının hırsızlık davası yüzünden Peygamber efendimizin huzuruna getirilir. Peygamberimiz derhal suçlunun infazına hükmedince Kureyşlilerin gönlü buna razı olmaz. Bunun için Peygamberimizin çok sevdiği Üsame Bin Zeyd aracı kılınarak infazdan vazgeçirilmek istenir. Üsame huzura çıkıp Peygamber (s.a.v)'a şefaat talebinde bulunduğunda Usame’nin Peygamberimize adaletten ayrılması teklifi ağır gelir. Peygamber (s.a.v) Usame’ye, “Ey Üsame, sen benden Allah'ın adaletinden sapmam için şefaat mı talep ediyorsun?" diye çıkışır. Sonra kalkıp cemaate şu hitabede bulunur. “Ey insanlar geçmiş milletlerin neden helak olduklarını biliyor musunuz? İçlerinden nüfuz sahibi birisi hırsızlık yapınca onu salıverip ceza vermezlerdi. Aralarında kimsesiz zayıf birisi hırsızlık yapınca da onu derhâl cezalandırırlardı. Allah'a yemin olsun! Muhammed'in kızı Fatıma da olsa aynı uygulamayı yapardım, buyurdu (Ebu Davud).” İşte Peygamberimizin adalet ve kul hakkı konusundaki hassasiyeti böyledir.

“Başkalarında duyduğunuz kin sizi adaletten ayırmasın.”

Suçlular devlet erkânı tarafından korunmaya başlandığı, adalet dağıtanların kararlarına müdahale edildiği zaman adalet yok olmaya, adaletin yerini zulüm almaya başlamış demektir. Üzülerek belirtelim ki ülkemizde ve İslam coğrafyasında adam kayırmaya veya kendinden olmayanlardan intikam alamaya dayalı olarak suç ve ceza dengesinde ciddi anlamda sapmaların yaşandığı şüphe götürmez bir gerçektir. Hâlbuki dinimiz İslam, Müslim- gayrimüslim herkese adaletli davranmayı emretmekte, başkalarına duyulan kin ve nefret sebebiyle bile adaletten sapılmaması konusunda ciddi uyarılarda bulunmaktadır. Bu konuda ayette: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun.Bu, takvaya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır (Maide suresi, 8).” buyurulmuştur. Ebu Hureyre (r.a) den rivayet edilen bir hadisi şerifte Peygamber (s.a.v) de “Kim ki Müslümanların bir işine yönetici tayin edilir de daha sonra kapılarını yoksulların, zayıfların, mazlumların ve diğer ihtiyaç sahiplerinin yüzüne kapatırsa Allah da o kimsenin en çok muhtaç olduğu bir anında rahmet kapılarını onun yüzüne kapatır.” uyarısında bulunmuştur.

Allah’a ve Peygamberine itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz.

Hz. Ebubekir’in halife seçildiğinde yaptığı şu konuşma günümüz yöneticilerinin kulaklarına küpe olacak mahiyettedir. Hz. Ebubekir (r.a), Allah Teâlâ’ya hamd ve senadan sonra: “Ey insanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım hâlde başınıza yönetici seçildim. Şayet iyilik üzerine olursam bana yardım ediniz. Eğer kötülük yaparsam beni doğrultunuz. Doğruluk emanettir. Yalan ihanettir. İçinizdeki zayıf kişiler, haklarını alana kadar benim yanımda kuvvetlidirler. İçinizdeki güçlü kimseler ise kendilerinden zayıfların hakkını alana kadar benim yanımda güçsüzdürler. Bir toplum Allah yolunda cihadı terk edecek olursa Allah onlara dünyada zillet verir. Toplumda zina (ve türleri) yaygın hâle gelirse Allah o topluma bela ve musibeti yaygınlaştırır. Allah’a ve Peygamberine itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Şayet Allah ve Peygamberine isyan edersem bana itaat etmeniz gerekmez. Kur’an ve Hz. Peygamber’in (s.a.v) adaletle yönetme konusundaki emir ve tavsiyelerini çok iyi kavramış olan Müslüman idarecilerin, tarih boyunca idare ettikleri toplumlarda adaleti tesisi etmek, Hakkın ve haklının yanında yer almak, zayıf ve çaresizleri korumak, haksızlara ve zalimlere karşı durmak onların en büyük şiarı olmuştur. Bu ilkelere sahip çıktıkları için başta asr-ısaadet dönemi olmak üzere adaletin hakkıyla tesis edildiği övgüyle anabileceğimiz dönemler mevcuttur.

Mülk” ün alanı tüm kâinatı kapsayacak kadar geniştir

Adaletli olmayı sadece yöneticilere hasretmek doğru bir yaklaşım değildir. Evlerde, aile hayatında; okullarda, yönetici-öğretmen, öğretmen-öğrenci ve veli münasebetlerinde; ticarethanelerde müşteri satıcı arasında, işçi-işveren ilişkilerinde, vergi toplamasında ve toplanan vergilerin dağıtılmasında, kamu görevlilerinin maaş ve ücretlerinin belirlenmesine; halkın ikili ve çoklu ilişkilerinde adil olmak ve hakkaniyete uygun davranmak herkesin görevi ve sorumluluğudur. Zira mahkeme duvarlarına serlevha olarak asılan “Adalet mülkün temelidir.” sözünde geçen “mülk”ün alanı tüm kâinatı kapsayacak kadar geniştir. Adaletin toplumsal hayatın en temel ihtiyaçlarından birisi olduğu konusunda herkes hem fikirdir. Ancak adaletin bireysel, toplumsal ve kurumsal olarak yaşandığı, yaşatıldığı ve tevzi konusunda herkesin aynı fikirde olduğunu söylemek mümkün değildir. İnancı ve dünya görüşü ne oluşa olsun hiçbir kimsenin başkalarına haksızlık yapma hakkı yoktur. Çünkü adil olmak İslami bir haslet olduğu kadar aynı zamanda insani bir meziyettir. Zira mazlumun da zaliminde dini sorulmaz. Zulme uğrayan mazlum, zulmeden ise zalimdir. Mazlumun yanında yer almak, zalimin ve zalimlerin karşısında durmak da İslami ve insani bir görevimizdir.

“Ülkeler kılıçla alınır, ancak adaletle korunur.”

Bir memleketin yöneticisi müşrik bile olsa şayet adil ise o memleketin ayakta kalacağı, idarecisi Müslüman olduğu hâlde adaletten mahrum ise o memleketin çökmeye mahkûm olacağı ifade edilmiştir. Timurlenk: “Ülkeler kılıçla alınır, ancak adaletle korunur.” demiştir. Bu konudaki en büyük örneklerden birisi de Sasani hükümdarı Nuşirevan’dır. Nuşirevan Müslüman olmadığı hâlde adil uygulamalarıyla tarihte yerini alan bir hükümdardır. Bu yüzden Nüşirevan Peygamberimiz’in (s.a.v) “Ben, adil sultan zamanında dünyaya geldim.” şeklinde övgüsüne mazhar olmuştur.

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan ve Hz. Peygamber’in (s.a.v) arkadaşlarından Sad b. Ebi Vakkas (r.a), Şam’daki bir camiyi genişletmek üzere caminin civarındaki arsaları kamulaştırır. Herkes arsasının bedelini alır ve arsasını camiye devreder. Ancak bir Yahudi, camiye bitişik olan arsasını satmak istemez. Vali arsasının değerini fazlasıyla verse de Yahudi vatandaş arsasının kamulaştırılmasına rıza göstermez. Bunun üzerine vali arsaya el koyar ve bedelini de adama gönderir. Arsasını kaybeden Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a kendisine zulmedilği yönünde derdini anlatır. Müslüman, Yahudi’ye “Medine’ye git, orada halife Hz. Ömer vardır, derdini ona anlat. Ömer son derece adil bir halifedir. Elbette seni dinler ve sorununu çözer.” der.Şamlı Yahudi tavsiye üzerine Medine’ye gider, halifeyi sorar. Oradakiler bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler,işte halife bu zattır, derler. Adam Hz. Ömer’in huzuruna gider ve yanına oturur, derdini anlatır. Hz. Ömer adamı dinler, sonra bulduğu bir deri veya kemik parçasının üzerine şu cümleyi yazar: “Bilesin ki ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim.” Kısa ve özlü bir cümle. Yahudi bu yazıyı alıp ayrılır ama yolda giderken de kendi kendine “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebesine bakar, birde halifenin yamalı elbisesine ve mütevazı haline… Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı acaba, diye söylenir. Sonunda Şam’a varır. Sonuç alamayacağı zannederek mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye sunayım, der. Valinin huzuruna çıkar ve deri parçasını uzatır, Medine’deki halifenin size mesajıdır, der. Vali bu cümleyi okuyunca sapsarı kesilir, uzun müddet başını yerden kaldıramaz. Sonra endişe içinde başını kaldırıp arsanız size geri verilmiştir, der.

“Ateşe girenlerin lideri ve helâke uğrayanların öncüsü olursun.”

Değerli dostlar,

Hatiplerimiz hutbelerinde, vaizlerimiz kürsülerinde, yöneticilerimiz hitabelerinde geçmişte yaşanmış adalet ile ilgili mefahirlerimizi heyacanla anlatırlar. Nedense kendileri adalet konusunda torunlarının gururla anlatılabilecekleri bir hikâye bırakmaktan ısrarla kaçınırlar. Tarihi geri çevirmek, asr-ı saadeti zamanımıza taşımak elbette mümkün değildir. Ancak asr-ı saadetteki ve İslam tahindeki güzellikleri zamanımıza taşımak mümkündür.
Ayette, “Ey iman edenler! Kendiniz, ebeveyniniz veya akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayın, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz, hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır Nisa suresi, 135).” buyurulurken Peygamberimiz (s.a.v)de konu ile ilgili “Şunu unutmayın! Zayıfın, hakkını kolaylıkla alamadığı bir millet, şerefli bir millet olamaz (Münzirî).”, “Bana insanların en sevgilisi ve kıyamet gününde bana en yakın olanı, adaletle hükmeden idareciler. Kıyamet gününde bana insanların en sevimsizi ve en fazla azap çekecek olanları ise zalim yöneticilerdir.”, “Her şeyi ifsat edecek bir bela vardır, bu dinin afeti de kötü idarecilerdir (Camiu’s Sağir, 475).”, “Kim bu ümmetin başına amir olarak geçtikten sonra adaletten şaşarsa Hz. Allah onu yüzüstü cehenneme atacaktır (Camiu’s Sağir, 479).” buyurmuşlardır.

Yazımı şu kıssa ile tamamlıyorum. Halife Harun Reşid bir gün meşhur mutasavvıf Şakik-i Behi’yi görür ve kendisine bir tavsiyede bulunmasını ister. Şakik (r.a) ona şöyle der: Sana gereken, üzerine farz olan şekliyle adaletli davranman ve adalet sahibi olmandır. Çünkü Allah (c.c), devlet başkanı olman dolayısıyla seni ilk önce adaletten hesaba çekecektir. Ey Müminlerin emiri! Yüce Allah seni, Hz. Ali’nin yerine oturttu ki ondan istediği gibi senden de ilim ve adalet ile amel etmeni ister. Bu söylenenleri yapmazsan ateşe girenlerin lideri ve helake uğrayanların öncüsü olursun (Gazzali).

Rabbim cümlemizi hakkı hak bilip hakka ittiba eden, batılı batıl bilip batıldan ictinap eden ve adaletten ayrılmayan kullarından eylesin.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum