Toplumumuz doğu ile batı kıskacının arasına sıkıştırılmış bir toplumdur. Birbirine zıt; birbirinden inanç, yaşam tarzı, kültürel farklılıklar açısından tamamen farklı iki kültürün arasında sıkışıp kalmaktan kaynaklı olarak da nevrotik bir toplum haline geldik. Bunalımların, depresyonun, psikososyal davranış bozukluklarının temel nedeni bize dayatılan yaşam tarzı ile inanç ve değerlerimize göre idealize ettiğimiz yaşam tarzı arasındaki farlılıklardır.
Toplumun temel taşı ailedir. Millet olarak aile olmayı, hem de büyük bir aile olmayı hep önemsedik. Ancak son yirmi-otuz yılda kentleşme ve modernite adı altında toplumumuzun orta direği olan aile önce küçülmeye ve son on yılda da çatırdamaya başladı. Eşler kendilerine rehberlik edecek yaşlı anne ve babalarıyla aynı çatı altında yaşamayı istemiyorlar. Eğitim düzeyleri yüksek olsa dahi modern dünyanın bencil anlayışına sahip oldukları için de evlilikte bocalıyorlar ve en ufak bir tartışmada ayrılığa gidecek yollara sapıyorlar. Tüketim kültürünün dayatmasıyla birçok konuda doyumsuz olan eşleri sevgi ve aşk da artık mutlu etmiyor. Hep daha iyisini, hep daha güzelini, hep daha üstününü isteyen ancak bulamadığı zaman da mutsuzluğun resmine kendi vesikalığını yapıştıran insanlar, aile içinde geçimsiz bir hale geliyorlar. Bireysel terapiler, aile terapileri her geçen gün artmakta ve artık mahkeme kararlarıyla yapılır hale gelmekte. Son yirmi yılda ülkemizde en çok kullanılan ilaçların başında antidepresanların geliyor olması git gide nevrotik bir toplum haline dönüştüğümüzü gösteriyor.
Tüik verilerine göre 2013 yılında boşanma oranları 1.6 evlenme oranları 0.6’dır. Buna göre boşanmaların arttığı bir toplumuz. Boşanmaların en büyük nedeni şiddetli geçimsizlik olurken eşlerin birbirlerini aldatması da önemli nedenler arasında yer alıyor. Modernizmle birlikte dayatılan tüketim kültürü ve insanların içine düşürüldükleri manevi boşluk ve haz yoksunluğu süreci hızlandırırken televizyonlar da bu süreçte üzerlerine düşen görevi acımasızca yerine getiriyorlar. Reklamlar ve diziler çoğunlukla kadına ve çocuğa kilitlenmiş güdümlü bir füze gibi tahribat yapmakta. Reklamların yoğun bombardımanına maruz kalan özelde kadın ve erkek mutluluğu birlikte bir şeyler yapmakta değil, alışverişte arıyor. Ancak AVM’lerde aradığı mutluluğu bulamayınca başka tüketim kanallarına yöneliyor ve bu kısır döngü devam edip duruyor; ta ki kendisini tüketinceye kadar. Eşler tüketim çılgınlığına daldıkça kendilerini, ailelerini tükettiklerinin farkında değiller. Farkına vardıklarında da iş işten geçmiş oluyor.
Televizyonda yayınlanan dizeler aileyi yıkmak için çalışan buldozerler gibi. Her dizide evlilik dışı birlikte yaşam kültürü özendiriliyor. Her dizide evlilik dışı çocuk edinme masum bir olaymış gibi veriliyor. Reyting rekorları kıran yeni bir dizide erkek kadına evlilik teklif ederken pırlanta bir yüzük hediye ediyor. Kadın, sırf bu yüzüğün hatırına dahi olsa teklifini kabul ettiğini, söylüyor. “Deneriz olmazsa birkaç ay sonra boşanırız.” diye devam ediyor kadın. Dizilerin evliliğe bakış açısı bu noktada. Pragmatist ve pozitivist bir eğitim sisteminde şekillenmiş senaryo yazarının (babası falanca tarikatın şeyhi dahi olsa) yazdığı dizide aileye ve kadın –erkek ilişkilerine yaklaşımı ancak maddeci, pragmatist bir yaklaşım olur.
Kapitalizmdeki kazan kazan anlayışının dizilerde kadın – erkek ilişkilerindeki açılımı “Yararlan yararlan” olmalı. Dizilerde böylesine sapkın bir bombardımana uğrayan aile ne yazık ki zamanla sarsılıyor ve parçalanıp yok oluyor.
Eşler arasında durum böyleyken ailenin neşe kaynağı ve geleceği olan çocuklarda durum farklı mı?
Ailenin tüketim endeksli yaşam tarzı, anne-baba ve çocuk üçgeninde ortak bir takım aktivitelerin yapılmaması çocukların ilgisiz kalmasına ve sevgisiz büyümesine neden olmaktadır. Ailede beklediği ilgi ve sevgiyi bulamayan çocuk bunları dışarıda veya elektronik cihazların karşısında aramaya başlıyor. Böylece çocuklar da tıpkı ebeveynleri gibi giderek artan oranlarda tüketici kimliğine büründürülüyor. Satın aldıkları sürece kendilerini değerli hissetme aldatmacasının içine düşüyorlar. Tüketim endeksli davranış, çocuklar arasında yaygınlık kazandıkça çocuğun hayatı ve hayata bakış açısı değişiyor. Küresel markalar anne babaları devre dışı bırakarak çocukları hedef aldılar ve kan emici vampirler gibi çocuktan beslenmeye başladılar. Küresel sermaye ve bunların ürettiği markalar, tüketen ama sorgulamayan nesiller meydana getirdiler. Alışveriş çılgını ve marka bağımlısı çocuklar şiddet eğilimli, bencil ve hazzı ertelemeyen elektronik bir nesil haline dönüştürüldüler. Vakitlerinin çoğunu telefon ve bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon karşısında hazır yiyeceklerle beslenerek ruhsuz, robotik bir şekilde geçirerek büyüyen ama gelişemeyen bir nesil!
Bir araştırmaya göre 4-12 yaş çocuklar arasında duygusal ve davranışsal sorunların hızla arttığı görülüyor. İntihar 10- 14 yaş çocuklarda ölüm nedenleri arasında dördüncü sıradadır. Yaygınlaşan tüketim kültürü maddeci değerlere bağımlılığı arttırdığı gibi manevi boşluğu da derinleştiriyor. Anketlerde çocukların pek çoğu hedef olarak dürüst, ahlaklı çalışkan bireyler olmayı değil, zengin, şöhret sahibi insanlar olmayı seçiyor. Diziler ve olur olmaz yerde karşımıza çıkan reklamlar açıkça çocuklara ve gençlere olumsuz örnekleri rol model göstermekte ve kolay para kazanma sahtekârlığına özendirmekte. Vahşi Kapitalizm ise çocuğu beşikten mezara kadar tüketici ve markaya bağımlı bir müşteri olarak görmekte.
Toplumumuzu tekrar inanç ve kültürel değerlerine bağlı bir toplum haline getirmek için aileyi kurtarmak zorundayız. Bunun için en başta eğitim sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Yarının anne ve babaları bu çarpık eğitim anlayışıyla yetiştirilemez. Kültürel değerlere bağlı ve inanç esaslı bir eğitimle çocuklarımızı eğitirsek, gençlerimize aile ve anne-baba olmayı öğretebilirsek işte o zaman kurutuluşun temelleri atılmış olacaktır. Bunun için Milli Eğitim Bakanlığı ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın çok acil yapıcı politikalar ve projeler hayata geçirmesi gerekiyor.