İslam dünyasında kendisine Hüccetü'l İslam payesi verilen büyük âlim İmam Gazzali şöyle der: "Bil ki mevcudatın en açığı ve en görüneni Cenab-ı Hak'tır." Modern felsefenin kurucusu Descartes de aynı görüştedir: “Tanrı’da var olan şeylerin tümünü henüz anlamadığımız hâlde hiçbir şeyi onun niteliklerini bildiğimiz kadar açık olarak bilemeyiz.”

İmam Gazzali yukarıdaki sözlerinin devamında birçok akli deliller verir ve sadece varlığının değil bununla birlikte kudreti, ilmi ve diğer sıfatlarının varlığına zaruri olarak gördüğümüz her şeyin delalet ettiğini belirtir. Ona göre Allah'ın varlığına ilk delalet eden bizim nefsimiz, vasıflarımız, cisimlerimiz, değişen hâllerimiz, değişen kalplerimiz, hareket ve durgunluklarımızdaki bütün durumlarımız; daha sonra zahir ve batın duyularımızla idrak ettiğimiz taş, toprak, bitki, ağaç, hayvan, gök, yer, yıldız, kara, deniz, ateş, hava, cevher, araz gibi dış dünyamız.

Gazzali adeta Kur'an'ın "İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur'an'ın) gerçek olduğu iyice belli olsun…" (Fussilet suresi, 53) ayetini açıklamaktadır.
Gazzali Allah'ın zatı ve sıfatlarını insanların daha iyi kavraması için terzi örneğini verir. Üstad, eserden müessire gider. Dikili bir elbise terziyi görmesek bile terzinin varlığını ilmen ve aklen ispat eder. Varlığı apaçıktır. Biliriz ki bunu yapan biri var ve o ilim, kudret, irade sahibidir.

Terzinin bu sıfatları onun zahir ve batın diğer sıfatlarından daha açıktır. Terziyi görsek bile onun şehvet, öfke, yaratılış, sağlık ve hastalık gibi batın (gizli veya bize kapalı) sıfatlarının hepsini bilemeyiz. Zahir sıfatlarının da bir kısmını bilmiyoruz, bir kısmından da şüphe ediyoruz. Güler yüzlü ve iyi biri gibi görünüyor ama gerçekten öyle mi yoksa bize mi öyle görünüyor?

Hayat, kudret, irade, ilim sahibi olduğu ise bizim nezdimizde apaçıktır. Çünkü bunları onun dikiş hareketleriyle biliriz. Bu örnekle Gazzali bize kâinata bakarak ve onu okuyarak Allah-u Teala Hazretlerinin varlığını, kudretini, ilmini, iradesini ve diğer bazı sıfatlarını açıkça bilebileceğimizi ancak zatı ve bazı sıfatlarının bize kapalı olduğunu anlatmaktadır.Bu sıfatlarını da Mevla Teala, peygamberlerine indirdikleriyle açıklıyor. Birçok İslam âlimi kevni ayetleri buna benzer örneklerle açıklar.

İbni Sina ise Allah’ın varlığını ispat etmek için O’nun yarattığı şeylerde delil aramaya bile gerek olmadığını belirtir. Tam tersine Allah’ın varlığına ait delilleri aklen varlığı mümkün ve vacip olan şeyde aramamız gerekmektedir. Yani şu gördüğümüz kâinat, varlığı mümkün olandır, onun var olması için belli illet ve sebeplere ihtiyaç vardır. Dolayasıyla bu varlık kendi zatıyla değil başkası tarafından meydana getirilmiştir. Bu nedenle ilk mevcudu yani varlığı vacip yani zorunlu olanı düşünmemiz için varlığı mümkün olan şeylerde delil aramaya gerek yoktur. Dolayısıyla ona göre her ne kadar ilk mevcuda delalet ediyorsa da burada ilk varlığı düşünmek daha sağlam metottur.

Öte taraftan Batı dünyası da özellikle metafizikle ilgili alanda Allah’ın varlığı konusunu çok geniş çaplı olarak ele alır. Özellikle modern felsefenin kurucusu olarak kabul edilen Descartes, bilinen eserden müessire yönteminin üstünde daha girift ve yeni yöntemler aramaya girişir. Özellikle Meditasyonlar adlı eserini bunun için ele alır. Zamanının ünlü düşünürü ve modern dünyada atomculuğu yeniden canlandıran Gassendi bu konuda onu uyarır ve Descartes’e bir mektup yazarak “Evrenin göklerle diğer önemli parçalarının irdelenmesinden çıkarılabilen inandırıcı kanıtı bir yana bıraksak bile Tanrı’nın varlığı için her yaratık türünde –gerek bitkilerde gerek hayvanlarda, gerek insanlarda nihayet sizin Tanrı’nın imge ve karakterini taşıyan parçanızda, hatta bedeninizde- parçalar arasında görülen o güzel düzen, iş görüş, ekonomiden başka nereden daha güzel kanıtlar çıkarabilirsiniz? Nitekim birçok büyük adamın da insan vücudunun bu anatomik irdelenmesinden yalnız Tanrı bilincine yükselmekle kalmayıp onun her parçaya verdiği bu yetkin düzende son derece hayranlık verici bir bilgelik ve benzersiz bir esirgeyicilik görerek, kendilerini ona övgüler düzmek zorunda kaldıkları görülmüştür…” der.
Leibniz, mefhumlarımızı üçe ayırdıktan sonra “Tanrı”, “kudret” ve “faaliyet” gibi mefhumlarımızın müdrikeye has akli mefhumlardan olduğunu ve seçik olduğunu belirtir.

Christian Wolff da Tanrı’nın varlıklar içinde en gerçek olanı olduğuna inanır. Hegel de yaratıcı Tanrıyla ilgili olarak Platon ve Aristoteles’in “Tanrı kendini bildirme noktasında zaten kıskanç değildir.” dediklerini belirtir. Yani Tanrı kendini aşikâr gösterir. Bununla birlikte “Tanrıya ait bilgiye nasıl ulaşıyoruz sorusunu da Descartes gibi “Çünkü biz kesin olarak düşünen varlığız.” diyerek cevap verir.

Tüm bunlara rağmen yine de insanların bir kısmı zaman zaman şüpheye düşmektedirler. İ. Gazzali’ye göre bunun başlıca iki sebebi var. Biri Allah'ın büyüklüğünden dehşete kapılan aklın O'nu idrakten aciz kalmasıdır. Buna örnek olarak yarasanın gece görüp gündüz güneşin etkili ışınlarına bakmaktan aciz kaldığı için görememesini vermektedir. Basireti kuvvetli olan kimse, Allah'tan başka varlık görmez ve ondan başkasını bilmez. Descartes ise bu şüphenin nedenini ön yargılara bağlar. Ruhumuz ya da düşüncelerimiz ön yargılardan özgür kılınsaydı bu gerçeklere inanmakta insanların zorluk çekmeyeceklerini belirtir.

Gazzali'ye göre şüphenin diğer sebebi de eşyanın zıddıyla bilinmesinden kaynaklanması ilkesidir. Oysa Allah Azze ve Celle apaçıktır, her zaman ve her yerde bulunmaktadır. Şair Hayalî bunu "O mâhîler ki derya içredür deryayı bilmezler" mısrasıyla özetlemiştir.

Bir nesne düşünün ki onun varlığı ona sır kalmayacak kadar yayılmış, genelleşmiştir. Örneğin pis kokulu bir ortam düşünün. Bir ara işim gereği bir bölgeye gitmiştim. O bölgeye şehrin çöpleri dökülüyordu. Bu çöp alanı çok ilkeldi. Koku çöpün döküldüğü alanın yaklaşık 2 km. yarıçapı alanına yayılıyordu. Bu alanda evler, okullar, sağlık ocakları, taziye evleri vs. bulunuyordu. Yanımdakilere “Ben çok rahatsız oldum. Bu insanlar burada nasıl yaşıyor?” dedim. Orada birkaç saat durduktan sonra sorumun cevabını kendim buldum. Çünkü bir müddet sonra artık o kokuyu hissetmemeye başladım. O bölgede yaşayanlar bir müddet sonra kokuyu kanıksıyorlar ve artık hissetmiyorlardı. Ne zaman ki o bölgeden ayrılıp kokusuz bir ortama gidiyorlar ve tekrar kokulu ortama dönüyorlarsa o zaman kokunun varlığını tekrar algılıyorlar. Kokulu bir ortamın zıddı olmadıkça koku bilinmez. O ortamdan uzaklaşıp on dakika sonra oraya dönülecek olsa koku tekrar fark ediliyor.

Yeni doğan bir çocuk on yıl o bölgeden ayrılmasa denizin içindeki balıkların suda olduklarını bilemedikleri gibi o da kokuyu bilmez. O çocuğa "Sen pis kokulu bir alanda yaşıyorsun?" deseler de çocuk yaşadığı alanın kokulu olduğunu anlamaz, belki buna inanmaz, ta ki o ortamdan ayrılıp kokusuz bir ortama gidene kadar. Belki kör doğan bir çocuğun karanlığı bilmediği gibi. İmam-ı Gazzali, "Biz nurun varlığını yokluğuyla bildik." diyor. Büyük İmam, "Eğer yokluğu olmasaydı ancak şiddetli bir zorluk çektikten sonra onun varlığına vakıf olabilirdik. Cenab-ı Hak varlıkların en zahiridir, en açık olanı. Bütün varlık onunla ortaya çıkmıştır. Hâşâ onun yokluğu olsaydı veya hâşâ varlığı değişseydi muhakkak gökler ve yer yıkılırdı. O'nun varlığı bütün durumlarda süreklidir. Olmaması imkânsızdır." diye devam ediyor.
Allah'ın fiilleri, O'nun kudret eserlerinden biridir. Bütün fiiller Allah'a tabidir. Dolayısıyla bir kimse kainattaki olayların hangisine baksa O'nu görür. Bütün alem Allah'ın yazdığı ve levhi mahfuzda sakladığı bir kitaptır. Gazzali, kâinata ve olaylara Allah'ın fiilleri olarak bakan bir kimsenin Allah'tan başkasını görmeyen hakiki bir muvahhid olduğunu belirtir. Ona göre bu kimse nefsine de kendi nefsi hasebiyle değil Allah'ın kulu olarak bakar. Fena fi't- Tevhid, fena an-nefsihi (Tevhidde fani olmuş, nefsinden yok olmuş) denilen şahıslar bunlardır.

İnsanların zaman zaman şüpheye düşmesi yeterince tefekkür edememesi ve basiretinin, görme ve akletme seviyesinin düşüklüğünden kaynaklanır. Tamamen inkâr ise Hüseyin Hatemi'nin veciz ifadesiyle "ya garazdan ya marazdan" kaynaklanır. İnsan ya şeytan misali inadından ya da basiretinin kapanmasından, hastalık seviyesine çıkmasından inkâr edebilir. İman elzem, şüphe imandan bir cüz, inkâr ise garez veya hastalıktandır.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum