Hasbelkader Ankara’da büyükçe bir okulun idarecilerindendim. O zamanlar da şimdiki heyecanımın dozunda eğitim heyecanıyla öğrencilere, topluma, ülkeme faydalı olabilmek için var gücümle çalışırdım.
İşleri yoğun bir idareciydim; ama öğrencilerimizle iç içe, sevinçleri ve sorunlarıyla hemhal, öğretmenlerimizle bir arada, memur ve hizmetlilerimizle iyi geçinir, velilerimizle de iletişim halindeydim. Üst yöneticiler her zaman takdirlerini sunuyorlardı. Ama bir eksiklik hisseder, neyin bu hissi duymama sebep olduğunu teşhis edemezdim. Oysa o zamanki algı ve eğitim görgüme göre yapılması gereken her şey aşağı yukarı gerçekleşmekteydi. Görevimin başındaydım ve amirlerimce, velilerimizce ve öğretmen arkadaşlarımızca arkamdan da olumlu ve beğeni dolu cümleler sarf edilmekteydi. Peki, böyle olmasına rağmen ben niye içimde huzursuzluk hissediyordum? Daha fazlasını mı istiyordum? Sordum kendime… Ama hayır! İstediğim makam, tanınmak, beğenilmek değildi. Bir şey vardı, ama ne?
Bir zaman sonra okulumuza 40’lı yaşlarda naif, beyefendi, şık giyimli, berrak yüzlü, alnı secdeli bir öğretmen atandı. Sonradan öğrendik “milli görüş”lü bir mücahit olduğunu…
Gel zaman git zaman, diğer arkadaşlarla olduğu gibi bu öğretmen ağabeyimizle de derinlemesine sohbetlerimiz ve eğitimin güncel - geçmiş sorun ve konularına yönelik konuşmalarımız, tartışmalarımız oldu. Kendisi okulumuzda göreve başlamadan önce genel seçimlerde milletvekili adayı olduğundan zamanla samimiyetimize binaen kendisine “Sayın Vekilim” demeye başlamıştım. Sağ olsun, o da beni bir kardeşi olarak gördü, bilgi ve tecrübelerinden istifade etmemize imkan sağladı. Aynı zamanda ağabeyimiz okulda herkesin gönlünü kazanmış ve herkesçe saygı duyulan bir öğretmen olmuştu.
Bir gün bana “ Öyle bir yolda olmalısın ki, yürüsen de dursan da o yolda olduğun için ilerlemiş olanlardan olasın.” dedi. Bu benim öyle kolay geçiştirebileceğim bir cümle değildi. Ne demekti bu şimdi? Zihnimde şimşekler çaktığını hissediyordum. Bendeki bu hali fark etmiş olacak ki “Dur bakalım, seninle çok işler başaracağız Hacı Murat!” deyiverdi. O anı unutmadım, unutamadım.
Bir insan ve bir eğitimci olarak artık gayem belli olmuş, hedefime emin adımlarla ilerleyebilecektim. Artık biliyordum ki, hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemezdi.
Bu anıdaki o an aklıma geldikçe, anı yaşamanın önemini ve ne için hangi uğurda, hangi istikamette, hayatta yolculuk yapmanın, ömür sermayesinden ne kadarını nereye heba ya da hibe etmenin önemli olduğunu irkilerek fark ettim.
Benim şans olarak yorumladığım bu tanışıklık bilmem kaç kişiye, kaç eğitimciye nasip olmuştur. Sayın Vekilim ve onun gibiler var oldukça, koşu bandında kendini yoranlar artık ayakları yere basar halde ve doyurucu çalışmalarla kendilerini meşgul edebilir olacaklardır.
Farklı mecralarda yelkenlimle beni bir başıma bırakmayan güzel insana huzurlarınızda teşekkürlerimi sunuyorum. Siz değerli okuyucularımızın da yaşantısında “Sayın Vekilim” yapısında ve yaşantısında bir dost yer alması dileklerimle…
Sevgiyle kalınız.