Küçüktüm. Küçücük değildim belki ama yine de küçüktüm. Tam yedi yaşımdaydım. Annem vefat edeli bir yıl olmuştu ama sol yanımın acısı henüz dinmemişti. Ramazan Bayramı arefesindeydik. Teyzemle bayramlık almaya gitmiştik. Bir pantolon, bir tişört ve bir de çocukluğumuzda bizim adını helik diye bildiğimiz naylon ayakkabı almıştı teyzem bana. Varsın iskarpin olmasın. Varsın naylon olsundu ayakkabım. Bayramlık kıyafetlerim hazırdı ve sevinçten havalara uçuyordum. Ayaklarım yere basmıyordu adeta. Eski siyah pazar poşetinin içindeki bayramlıklarımı arada bir çıkarıp seviyordum.
Pazardan yürüyerek teyzemin evine geldik. Teyzem önce zile bastı. Açan olmayınca kapıyı anahtarla açtı. Önce teyzem sonra ben eve girdik. İçeri girerken teyzem sanki birilerine selam verir gibi selam verdi. Bayağı bayağı “Selamünaleyküm.” dedi. Şaşırdım. Biz içeri girdikten sonra alacalı bir kedi girdi miyavlayarak. Kedi teyzemin ayaklarına sürtündü sonra yere yatıp yuvarlandı. Teyzem elindeki fileyi yere bırakıp kedinin başını okşadı. Bir insanla konuşur gibi konuştu kediyle. Kedi de ona sırnaşarak tepki verdi. Çocuk aklımla “Galiba teyzem kediye selam vermiş.” dedim. Sonra teyzem önce benim karnımı doyurdu, ardından kedinin karnını doyurdu ve beni kendi evimize gönderdi. Tabii elimde bayramlıklarımla beraber.
Eve geldiğimde babam karşıladı beni. En küçük bendim. Sekiz kardeşin en küçüğüydüm. Babamın bana düşkünlüğü biraz da bu yüzdendi sanırım. Ama onun yaşlılığında da ben ona çok düşkünleşmiştim. Birbirimize düşkündük yani. Mekânı cennet olsun. Babama bayramlıklarımı gösterdim. Beğendiğini ifade etti. Hemen sordu, Teyzene teşekkür ettin mi diye. Teşekkür ettiğimi söyledim, tamam dedi. Ardından ciddi bir şekilde: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” dedi. “Böyle buyurmuş Peygamberimiz” diye ekledi. Peygamberimiz deyince hem babam hem ben salavatı şerife getirdik. Ama benim babama sorum vardı, kafama takılan bir şey vardı. Bu arada babam benden su istedi, bayramlık poşetimi bırakıp içerden toprak testiden babama su getirdim. Babam suyu içti. Bana teşekkür etti. Ben de ona “afiyet olsun” dedim. Sonra babamın yanından ayrılmadım.
“Kedilere selam verilir mi baba?” dedim. “Nerden çıktı?” diye sordu babam. “Teyzem kedilere selam veriyor.” dedim. Babam şaşırdı ama olayın nasıl olduğunu detaylı anlatmamı istedi. Ben de bir bir anlattım. “Çocuktan al haberi” diye boşuna dememişler ya! Ben anlatınca babamın yüzünde bir tebessüm oluştu. Gülmeye başladı. Babam gülünce ben bozuldum. Anladı benim bozulduğumu ve anlatmaya başladı: “Müslüman eve girdiğinde evdekilere selam verir. Eve girdiğinde evde kimse olmasa bile selam verir. Belki evde melekler vardır. Çünkü selam zikirdir, selam duadır, selam esenliktir.” Kafam karışmıştı. Sözlerini sürdürdü: “Anladığım kadarıyla teyzen Peygamberimizin bu sünnetini bildiği için eve girerken selam vermiş. Ardından kedi gelince sen de kediye selam verdiğini zannetmişsin. Doğru mu anlamışım?” Evet diye onayladım. Çünkü teyzemin selamını anlamıştım.
Ama benim kafam hâlâ karışıktı. Babam dışarda gördüğü, yolda karşılaştığı herkese selam veriyordu. Demek ki selam dışarıdakilere veriliyordu. Peki, o zaman ev halkına neden selam veriliyordu. Ha bir de evde kimse olmasa bile ne diye selam veriliyordu? Bunları da sordum babama. Babam “Selam vermek sünnet, almak farzdır.” dedi. Peygamberimiz “Aranızda selamı yayın.” buyurmuş. Onun için evdekine, yoldakine, dışarıdakine, içeridekine herkese selam verilir. Ha unutmadan bir namazdakine bir de tuvalettekine selam verilmez. Bu açıklama çok hoşuma gitmişti. O günden sonra başladım her gördüğüme selam vermeye. Giriyorum selam veriyorum, çıkıyorum selam veriyorum. Tanıdığıma selam veriyorum, yolda gördüğüm tanımadıklarıma selam veriyorum.
Çok iyi geldi inanın. Kısa zamanda bir öz güven patlaması yaşadım ki sormayın. Coşmuştum bir kere! Sonra babam selam vermenin ve almanın da bir adabı olduğunu anlattı. Yanımda büyükler varsa selamı benim değil; büyük olanın vermesi gerektiğini, bunun bir adab-ı muaşeret kuralı olduğunu söyledi. Bu açıklama pek hoşuma gitmemişti ama babam selam adabı deyince susmuştum. Ben de çıkar yol olarak yalnız gezmekte bulmuştum çareyi. Yalnız olunca hep ben selam veriyordum.
Zamanla koca koca adamların benim gibi küçük bir çocuğun selamını tebessümle ve pek bir iştahla aldıklarını gördüm. Bu durum beni daha mutlu etmişti. Vay be. Koca koca adamlar, benim selamımı saygı ile alıyorlardı. Bu koca koca adamların benimle karşılaştıklarında şayet ben selam vermeyi unutmuşsam aynı saygı çerçevesinde bana selam verdiklerini gördüm. İşte bu beni daha çok sevindirmişti.
Şimdi geriye dönüp o güzel günleri hatırlıyorum. Ben gelmişim elli yaşıma. O koca koca adamlar dediğim adamların yaşına. Rahmetli babamla bu hatırayı yaşadığım zamanlar, muhtemelen babam benim şimdiki yaşımdaydı. Şimdi anlıyorum selamın sabahın, dinin diyanetin, aile ocağında yeşerdiğini. Şimdi anlıyorum o koca koca adamlar dediğim, büyük çoğunluğu rahmetli olan o güzel insanların toplumu, çocukları hoşgörü ile sabır ile nasıl yoğurduğunu. Şimdi anlıyorum çocukluğumuzda yaşadığımız herkesin birbirini tanıdığı ve herkesin birbirine sahip çıktığı kültürün güzelliğini.
Çocukluğumuz yaşandı ve bitti. Ama selam ile olan samimiyetim bitmedi şükür. Şimdi ben çocuklarıma selamın önemini ve güzelliğini yaşayarak anlatmaya çalışıyorum. Lakin sadece bir geleneği sürdürme için değil. Çünkü zaman içinde selamın anlamını, selamın değerini, ayetlerdeki ve sünnetteki yerini öğrenmeye çalıştım.
Önce “Allahü Teâlâ’ya yemin ederim ki, mümin olmadıkça Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de, mümin olamazsınız. Size, bir amel bildireyim de, onunla birbirinizi seversiniz: Aranızda selamı yayın!” hadisini okumuştum. Sonra “Selamlaşmayı yaygınlaştırın, yemek yedirin, akrabayı ziyaret edin, gece herkes uykuda iken namaz kılın, sonra selametle Cennete girin.” hadisine rastladım. “Yalnız tanıdıklara selam vermek kıyamet alametidir.” hadisini gördüğümde gerçekten irkildim. Ama şimdilerde Fuzuli’nin meşhur Şikâyetname’sinde “Selam verdüm, rüşvet degüldür deyü almadılar, hüküm gösterdüm, faidesüzdür deyü mültefit olmadılar.” şeklinde ifade ettiği zamanın tam orta yerindeyiz galiba.
Nur suresi 61. ayette “Evlere girince, kendinize, ehlinize Allah’tan bereket, esenlik ve güzellik dileği olarak selam verin” ifade edildiği üzere, selam Rabbimizden kullarına bir esenliktir, rahmettir ve berekettir. Allah’a bir dua ve niyazdır. Meclise selamla girmek, sohbete Besmele ile başlamak, muhabbete Rabbimizi şahit tutmaktır. İşte bu muhabbette bereket olur, esenlik olur, içtenlik olur. İşte o muhabbetin bir selamı gönüllerde şifa olur. Boş yere denmemiş ya “Bir selamın yeter” diye. Bir selamınız her şeye yeter!