İbrahim DEMİRKAN / Öğretmen

Üzerinde çalıştığım ‘’Sultan Alparslan-Malazgirt 1071’’ adlı senaryo için yaptığım okumalardan birisinde ilginç bir bilgiyle karşılaştım. Ünlü Bizantinist Cyril Mango’nun ‘’Bizans Yeni Roma İmparatorluğu’’ kitabında Bizans eğitim sistemini okuyunca bir hayli şaşırdım doğrusu. Bizans’ta eğitim ilk, orta ve yüksek olarak 3 aşamadan oluşuyormuş. Bizde de kademeler değişse de ortaokul+lise orta eğitimi temsil eder. Hatta 28 Şubat sürecindeki çıkan kanunla ortaokul ve lise birleştirilip ‘ortaokul’ adı verilmişti.( İlk ve ortaokul birleştirilerek ilköğretim olarak adlandırılmış, liseye ise ortaöğretim denmişti. Bence doğrusu bu.) Ak Parti döneminde yeniden ayrıştırılarak ‘’lise’’ kelimesi yeniden eklendi sisteme. Bizdeki lise kelimesi Fransızca “lycee” kelimesinden gelir. Fransızların imparatoru Napolyon Bonapart tarafından 1801 yılında kurulan ve üniversite hazırlık okullarına verilen isimdir. Bizde de zaten ilim irfan öğrenilen değil üniversite aşkına gidilmesi mecburi okullardır. Bu yüzden Fransız usulü bir taklidin de kurbanlarıyız. Bizans’ta da yüksekokul yani üniversite devlet memuru yetiştirmek için kurulmuş. Bizdeki üniversite kurma ve okuma mantığına ne kadar benziyor değil mi?

Yine 18 yaş mantığı Bizans’ta da geçerliymiş. İncil’de Hristiyan ceza doktrinine ilişkin öykülerin çocuğa ancak 15 tercihen 18 yaşında verilmesi tavsiye edilir.

Bu 18 yaş sınırlamaları da gerek eğitimde gerekse ceza hukukunda bize Batı’dan geçmiş kötü bir âdettir. Bir örnekle neden kötü olduğunu söyleyeyim. Hatırlarsanız 1998 yılında İstanbul’da bir öğretmenle annesi tinerci çocuklar tarafından tecavüz edilip öldürüldüğünde kamuoyu olarak bu ‘’çocuklara’’ ne yapacağımız şaşırmıştık. Çocuk derken ergenliğe ulaşmış 16 yaşında gençlerdi ama 18 yaş altı oldukları için bu sıfat kullanılmıştı. Hâlbuki İslam hukukunda bir insan çocuk sahibi olacak fizyolojiye kavuştuysa yani ergenlik çağına girdiyse artık o topluma karşı sorumludur ve cezai ehliyet için Batı’dan kalma 18 yaş sınırı İslamiyet’te mevzu bahis değildir. Yani tecavüz eden 16 yaşında diye ıslahevine değil direk idama yollanmalıdır. Zaten artık toplum artan taciz-tecavüz ve en son yaşadığımız mel'un FETO'cu darbe girişiminden sonra idam ister oldu. İdam konusunda olduğu gibi eğitim konusunda da AB normlarına değil Kuran’ın normlarına yani kurallarına dönmeliyiz.
Eğitime gelecek olursak ‘’beşikten mezara’’ ilimle emredilmiş bir ümmet olarak dinî eğitim çocuk yaştan itibaren verilebilir ve tüm Kuran kıssaları çocuklara rahatlıkla anlatılabilir. Bizans’taki gibi 18 yaşını beklemeye gerek yok özellikle, anaokulu da dahil edilmeli. Çünkü tüm çocuklar sanatkâr ve dindar doğar. Ellerine aldıkları çamur onlar için en büyük zevktir ve ilk sordukları sorulardan birisi de ‘’Kendisinin nereden geldiği, kimin yarattığıdır.’’

Müfredatta bazen cüzi değişiklikler yapılsa da eğitimdeki temel zihniyet değişmemiştir.

Özellikle müfredat kelimesi ‘’ferd’’den türeyen bir kelime olduğu hâlde bizde toptancı bir eğitim şablonu olarak önümüzde durmaktadır. Tüm sınıflarda adeta fabrikasyon üretime tabi tutulan nesiller artık dikiş tutmamaktadır.

Medrese sisteminin en önemli yanlarından birisi şudur: Bire bir eğitim. Yani hocalarımız, öğretmenlerimiz şu anki sınıf sisteminin yanında öğrencisine haftada en az 2 saat yüz yüze eğitim vermelidir. Bunun için de gerekirse sağlıkta uygulanan aile hekimliğine benzer pratiklikte butik okullar açılmalı, kasaba nüfusuyla yarışan öğrenci sayısına sahip olduğu için disiplinsizliğe sebebiyet veren devasa okullar kapatılmalıdır. Yeni dersliklerle sınıfta öğrenci sayısı 15’e düşürülürse eğitimde kalite artar. Atama bekleyen öğretmenlerin ataması hemen yapılmalı, darbe girişimi sonrası açığa çıkacak öğretmen açığı geçici değil kalıcı bir şekilde kadrolu atama yapılarak çözülmelidir. Vekil hemşire ve ücretli hâkimlik diye bir şey var mı? Yok. Öyleyse öğretmenler içinde olmamalı.

Millî Şuur dergisinin eğitimde alternatif arayışlara ışık tutmak için medreseleri konu alan özel sayısının aslında bir hedefi de buydu yani eğitim sistemimiz için Bizans’a AB normlarına değil kendi millî tecrübemize bakalım.

Nesillere ideal verecek onun insani zaaflarını bilerek ona göre yön verecek bir ruh, bir idealizm getirilmelidir. Bunun da yolu eğitimi artık kışla düzeninden, dört duvar arasından çıkartıp kalpten kalbe bir yol yapmakla mümkündür. Yoksa hayatın anlamı nedir, sorusuna cevap veremeyen hiçbir eğitim sistemi, hayatın hiçbir sorununu çözemez; tam tersi taklitçi anlayışla kalplerimize ve ruhlarımıza daha çok yaralar.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum