Eğitim-öğretimin son basamağı kabul edilen yüksek öğretim, geçmişten günümüze geçirdiği evrelerle tüm dünyada olduğu gibi her dönemde ülkemiz siyaset, ekonomi ve kültür modelini belirleyen en önemli etkenlerden biri olmuştur. Muhalif görüşler bir yana, geçmişimize ve günümüze damgasını vuran en önemli etken elbette mensubu bulunduğumuz İslam dinidir. İslam eğitim sisteminin başlangıcı kabul edilen Medine’deki Mescid-i Nebi modeli, sonraki dönemlerde tüm İslam ülkelerindeki eğitim-öğretime ışık tutmuş ve örnek alınmıştır. Başlangıçta camilerle içi içe olan eğitim, Selçuklu devrinde Nizamiye Medreselerinin açılmasıyla kurumsallaşmış ve ilerleme kaydetmiştir. İslami ilimler yanında fen ilimlerinin de yer aldığı Nizamiye Medreseleri, uygulanan öğretim disiplinleriyle asırlar boyunca güçlü şekilde varlığını sürdürmüştür.

Orta ve yeniçağda Avrupa üniversitelerinde eğitim öğretim, kilisenin kontrolü altındaki teolojiye (ilahiyat) dayanmasına rağmen Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kurulan çeşitli statülerdeki medreselerde (üniversiteler) fen bilimlerinin de okutulması,bu kurumların yükseköğretim kurumu olarak bilimsel kariyerini ön plana çıkartmıştır.

Buna en güzel örnek, Türkiye’de modern üniversitelerin ilki kabul edilen İstanbul Üniversitesi’dir ki 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in din ilimleri yanında fen ilimlerinin de okutulması için kurduğu Fatih Külliyesi'ne dayanmakta olup, beş asırdan fazla bir geçmişe sahiptir. Selçuklu eğitim modelini uzun asırlar devam ettiren Osmanlılar, eğitim ve kültür alanında Avrupa’nın etkisi altına girdikten sonra Batı modeli okullar açarak onlarla fen ve teknoloji alanında rekabet etmeyi amaçlamışlardı. Avrupa tarzında açılan okullar, medreselerin önemini azaltmış; özellikle Tanzimat döneminde medreselerden fen ilimlerinin kaldırılmasıyla bu eğitim kurumları sadece dini alana hitabet eder bir hale gelmiş ve zayıflatılmışlardı.

Avrupa tarzında fen ilimlerinin okutulması amacıyla Darülfünun adıyla bir yüksekokulun açılmasına 1845 yılında karar verilmiş olmasına rağmen, bu kurum ancak 1863 yılında faaliyete başlayabilmişti. 1933 yılına kadar varlığını sürdüren Darülfünun, aynı yıl yüksek öğretimde yapılan reformla İstanbul Üniversitesi adını almıştır. Batı tarzında kurulan bu ilk üniversitede çoğunluğu Nazi Almanyası’ndan kaçarak Türkiye’ye sığınan 38 Yahudi profesöre görev verilirken, bu ilim yuvasında yıllarca hizmet etmiş 82 ilim adamı ise kadro dışı bırakılmıştır.

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti döneminde Anadolu’da yeni üniversitelerin açılmasına karar verilir. 1955’te kurulan Trabzon’daki Karadeniz Teknik Üniversitesi, 1956’da İngilizce öğretim yapacak şekilde Ankara’da kurulan Ortadoğu Teknik Üniversitesi, 1954’te yine Ankara’da kurulan Hacettepe Üniversitesi, 1955’te İzmir’de kurulan Ege Üniversitesi ve 1957’de Erzurum’da kurulan Atatürk Üniversitesi bunların en önemlileri arasında sayılabilir.

Kadro dışı bırakılanlar arasında Avrupa’da öğrenim görmüş veya ihtisas yapmış, milletlerarası ilmî kuruluşlara üye olmuş, mükâfat almış, ilmî eserler telif etmiş, ülkede modern araştırma kurumları tesis etmiş veya bunlara katkıda bulunmuş, nihayet bir kısmı daha sonra üniversiteye davet edilmiş olan M. Fuad Köprülü, Ahmet Ağaoğlu, Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Şekip Tunç, Ö. Ferit Kam, Ahmed Refik Altınay gibi ilim adamlarının da bulunduğuna bakılırsa siyasî ve hissî sebeplerin bu meselede rol oynadığı düşünülebilir. (1)

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti döneminde Anadolu’da yeni üniversitelerin açılmasına karar verilir. 1955’te kurulan Trabzon’daki Karadeniz Teknik Üniversitesi, 1956’da İngilizce öğretim yapacak şekilde Ankara’da kurulan Ortadoğu Teknik Üniversitesi, 1954’te yine Ankara’da kurulan Hacettepe Üniversitesi, 1955’te İzmir’de kurulan Ege Üniversitesi ve 1957’de Erzurum’da kurulan Atatürk Üniversitesi bunların en önemlileri arasında sayılabilir.
1960 yılında üniversiteler kanununda yapılan değişiklikle üniversiteler; fakülte, enstitü, yüksekokul ve araştırma kuruluşlarından meydana gelen; idari ve ilmî muhtariyeti olan eğitim, öğretim ve araştırma merkezleri hâline geldi. Yine bu kanuna göre yeni fakülte açılıp kapatılması için üniversite senatosunun teklifi ve Milli Eğitim Bakanı’nın tasdik etmesiyle yürürlüğe girdi. 1961 Anayasası ve 1971 Anayasası’nda yapılan değişikliğe istinaden, ortaöğretimin memleket sathında gittikçe yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan talebe fazlalığını değerlendirmek için Millî Eğitim Bakanlığının açtığı çeşitli yüksekokulların yanında ayrıca Diyarbakır, Elâzığ, Sivas, Malatya, Samsun, Eskişehir, Bursa, Edirne gibi illerde yeni üniversiteler kuruldu.

Üniversiteler ve yüksek öğretim kurumları Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bilim ve teknoloji alanında faaliyet yürütmüş ve buralardan yetişen doktorlar, mühendisler, eğitimciler, yargı mensupları ve diğer meslek erbabı kendi alanlarında ülkeye ve halkımıza çok faydalı işler başarmışlardır. Ancak 1960’lı yıllardan itibaren siyasi ve ideolojik hareketlerin birer merkezi haline getirilen fakülte ve yüksekokullar bu dönemde “anarşi” diye tabir edilen ideolojik çatışmaların alanı haline sokularak kendi işlevleri dışına çıkarılmışlardır. Bu nedenle ülke yönetimine el koyan askeri cunta yüksek öğretimi baştan sonra yeniden düzenlemeye karar vermişti. O dönemin yükseköğretim kurumları; akademiler, enstitüler, yüksekokullar ve fakülteler 1982 yılında Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kurulunca üniversitelerin çatısı altında birleştirilerek tek tip yükseköğretim kurumuna dönüştürüldüler ve öğrencileri de lise öğrencisi muamelesine tabi tutuldular. Çünkü 12 Eylül askeri rejimi, üzerinden silindir gibi geçtiği ideolojik yapılanmaları tamamen bitirerek tek tip genç yetiştirme sevdasıyla üniversiteleri akademik ortamdan uzaklaştırıp resmi ideoloji kurumu haline getirmeyi amaçlamıştı. Bu amaçla yeniden düzenlenen üniversite program ve müfredatları bilimsel ve akademik çalışmalara önemli bir ket vurmuştur.

1990’lı yılların başında kısa bir dönem toparlanma süreci yaşayan yükseköğretim kurumları 28 Şubat 1997 post modern darbesi döneminde de yine hedef tahtasına konulmuştu. Özellikle İmam Hatip Lisesi mezunlarının ve tesettürlü kız öğrencilerin üniversiteye giriş sınavlarında gösterdiği üstün başarı ve yerleştikleri önemli bölümlerdeki dikkat çeken mevcutları laik-seküler kesimleri rahatsız ediyordu. Bu nedenle asker-medya-sermaye ittifakıyla iktidardan cebren ve hile uzaklaştırılan Refahyol hükümeti yerine kurulan Anasol-D ve Anasol-M hükümetleri tarafından yapılan operasyonlarla hem İmam Hatip Liseleri kapatılıyor hem de tesettürlü öğrenciler üniversitelerden atılıyordu. Ayrıca “irticacı” yaftasıyla birçok öğretim üyesinin görevine son veriliyordu. Böylece üniversitelerde 12 Eylül rejiminin arzu ettiği öğrenci profili yeniden yetiştirilecek ve ülkenin geleceğinde onlar söz sahibi olacaklardı.

Ülkemizde zorunlu eğitimin 1997 yılında önce beş yıldan sekiz yıla sonra 2012 yılında ise 12 yıla çıkarılmasıyla ortaöğretimde kabaran öğrenci sayısıyla orantılı olarak yükseköğretimde de aşırı ve gereksiz bir büyümenin meydana geldiği aşikârdır. “Her ile bir üniversite” projesiyle YÖK, bütün kadro ve maddi şartlarını zorlayarak ülke sathında üniversitesi olmayan tek bir il bırakmazken, yeni açılan üniversitelerin normal rayına oturması için geçen sürede buralara kayıt yaptıran öğrencilerin aldığı eğitim kalitesi de elbette irdelenmelidir. Bu zoraki aşırı büyüme nedeniyle bilim ve araştırma merkezi olarak kabul edilen ve kendilerinden bu alanda ümitvar olunan yüksek öğretim kurumlarında son yıllarda birçok bölüm rağbet görmediğinden ya kapatılmış ya da atıl halde bırakılmıştır.

Yükseköğretim kurumlarında birçok bölümün artık bir öğrenci dahi bulamadığına bu seneki yerleştirmelerde de şahit olduk. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) 2021 yılı Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonucunda herhangi bir programa yerleşmeyen öğrenciler için ek tercih hakkı tanımasına rağmen, ilk ek tercih sonuçlarını açıkladığında sonuçlar büyük bir şaşkınlık meydana getirdi. Lisans bölümlerinde ek yerleştirmede toplam kontenjanın sadece yüzde 6,2’si, önlisans bölümlerinde ise yüzde 25’i dolmuştu. Öyle ki tıp, diş hekimliği ve hukuk gibi bölümlerin kontenjanı bile tam olarak dolmamıştı. YKS’nin ardından ilk tercihlerde 280 bölümü tercih eden öğrenci sayısı 280’in altında kalmıştı. 169 bölüm ise hiç kimse tarafından tercih edilmemişti. İlk ek tercihlerin ardından da benzer sonuçlar ortaya çıktı. Lisansta 134 bin 728 olan ek tercih kontenjanının yalnızca 8 bin 374’ü doldu. Bunun 941’i ise açıköğretim programlarına yerleşti. Önlisansta ise 129 bin 889 olan kontenjana 32 bin 222 aday yerleşti. Toplamda ise 264 bin 627 kontenjanın 40 bin 596’sı dolu gözükmekte.

Ülkemizdeki üniversiteler öğrenci bulamama ve sonuçta bazı bölümleri kapatma noktasına nasıl gelmişti? Türkiye'de 131’i devlet üniversitesi (11 teknik üniversite, 2 güzel sanatlar üniversitesi ve 1 yüksek teknoloji enstitüsünün yanı sıra Polis Akademisi ve Milli Savunma Üniversitesi) ve 78’i de vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 209 üniversite bulunmaktadır. Bu 209 üniversitede açık öğretim de dâhil olmak üzere 8 milyon civarında öğrenci okumaktadır. Bu öğrencilerin üniversiteye devam etmedeki birincil önceliği elbette bir meslek ve iş sahibi olmaktır. Ancak iş bulma umudu olmaması nedeniyle yukarıda anlatıldığı gibi artık çok az tercih edilen bölümler olduğu gibi artık hiç tercih edilmeyen bölümler de bulunmaktadır.

Hatta birçok üniversitede öğrenci yokluğu nedeniyle kapatılan birçok bölümden söz edilmektedir. YÖK, daha önce öğretim elemanı ya da öğrenci olmadığı için 979 yükseköğretim programının kapatıldığını açıklamıştı. Kapatılan programların büyük bölümü, fen edebiyat fakülteleri ile iktisadi ve idari bilimler fakültelerinde yer almıştı. Hatta eğitim fakültelerinde de bazı bölümlerin tercih edilmemeleri nedeniyle kapatıldığına da üzülerek şahit olmaktayız. Atama bekleyen öğretmen adaylarının sayısı çığ gibi büyürken soruna çare bulmak amacıyla alanında yığılma görülen bölümlerin kapatılması bu trajedinin arka planı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Resmi rakamlara göre Türkiye’de 150 bin öğretmen açığı bulunurken, 460 bin ise atanamayan öğretmen vardır. Ancak eğitim sendikalarına göre tespit edilemeyenlerle birlikte atanamayan öğretmen sayısı 700 bin civarındadır. Ayrıca öğretmen adayları yanında iş bulamayan on binlerce çeşitli alanlarda yetişmiş mühendisler ve farklı branşlarda diploma sahipleri bulunmaktadır. Türkiye’deki her dört işsizden biri üniversite mezunudur. Bu durum üniversitelerin şu andaki sayılarının ve eğitim kalitelerinin sorgulanmasına neden olmaktadır. “Kemiyet mi, yoksa keyfiyet mi önemlidir?” sorusunun tam da sorulacağı konuyu, şimdilerde yükseköğretim meselesi oluşturmaktadır.

(1) TDV İslam Ans.(Darülfünun maddesi)

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum