Eğitim, sadece bilgiyi kullanma sanatının kazanılması veya bilginin, bir nesilden diğerine, doğrudan öğretme yoluyla aktarılması da değildir. Devlet politikası olarak eğitim, İslâmî anlamda toplumun gelişme çağında olan üyelerinin yani çocuk ve gençlerin, toplumun millî ve manevî değerlerine, kültürüne uyum sağlayabilmeleri ve bu değerleri artırarak yaşatmaları yönünde; yetişkin, bilgili üyeler tarafından şuurlu, düzenli ve sistemli bir şekilde yapılan faaliyetlerin bütünüdür. İslâmî eğitim anlayışında dünyaya ait sadece teknik veya tıbbî bilgilerin eğitimi söz konusu olamaz. İslâmî eğitim sistemi, Müslüman toplumun sosyo-kültürel yapısına uygun olarak fertlerin ahlâkî yönden terbiye edilmesine ve şahsiyet kazanmalarına yönelik programlar da barındırmaktadır.


Eğitim Ekonomisi Olmadan Eğitim Sistemi Yetersiz Kalır: Türkiye Örneği


Türkiye’nin Kemalist/Laik eğitim sisteminin İslâmî eğitim esaslarının maddî ve manevî ilkelerinden ne kazar uzak olduğu hepimizin malumudur. Bunun sonucu olarak bazı istatistikî veriler vermekle yetineceğim: Eğitim odaklı AR-GE’de dünyada 22 ülke içinde 17. sıradayız. Beyin göçü en fazla olan 34 ülke içinde 24. sıradayız. Son yıllarda eğitimli genç işsizlik rakamları arttıkça, yurt dışına kaçmak isteyen gençlerin sayısı da hızla artmaktadır. Kişi başına ortalama olarak 150 USD eğitim harcamasıyla eğitime en az para harcayan ülkeler arasına girmekteyiz. Millî gelirden eğitime ayrılan payımız % 2 ile % 3 arasında seyretmektedir. Hâlbuki dünya ortalaması % 6 civarındadır. Kurulan hükümetlerde en çok değişen Bakanlar arasında Milli Eğitim Bakanı gelmektedir. Dolayısıyla eğitim sistemi de buna bağlı olarak sürekli olarak değişmektedir.


Üniversite öğrencilerine verilen burs miktarlarının yeterliliği bir yana üniversiteyi bitirmiş gençlerin önemli bir kesimi, iş bulamadıkları için aldıkları bu bursları geri ödemede zorlanmaktadır. Devlet, bu bursların geri ödenmesi için “kolaylık” olsun diye bir çare olarak “yapılandırma” adıyla borçların ödenmesinde işsiz gençlere erteleme hakkı vermektedir. İstihdam politikalarıyla eğitim sistemi arasında bir bütünlük sağlanamadığı sürece, geri ödeme şartıyla verilen bursların geri ödenmesinde kronik sorunların varlığı da devam edecektir.


Buradan şöyle bir sonuç çıkartmak mümkündür: T.C. Devletinin eğitim sistemi, sağlıklı ve verimli olmadığı gibi iktisadî de değildir. Yani devletimizin eğitim ekonomisine dair stratejik bir siyaseti bulunmamaktadır. Eğitim ekonomisi, insanların çeşitli tipteki eğitim hizmetlerini üretmek, bilgi, beceri, zekâ ve güzel ahlâkı geliştirmek ve bunları toplumdaki farklı gruplar arasında dağıtmak üzere kıt kaynakların kullanılmasıyla ilgili tercihlerini, eğitim hizmetlerinin plânlamasını, finansmanını ve gelir dağılımı, refah artışı vb. perspektiflerinden eğitimin iktisadî değerini inceleyen bir iktisat disiplinidir.


Eğitim ekonomisinin ilgilendiği konuların başında şu alanlar gelmektedir:
1) Eğitim hizmetlerinin kaliteli ve verimli bir şekilde yaygın olarak üretilmesi.
2) Eğitim hizmetlerinin fertler arasında, fırsat eşitliğine uygun bir biçimde âdil olarak dağıtımı.
3) Hangi çeşit eğitim faaliyetlerinin (eğitim türlerinin), ekonomik ve sosyal yönden faydalı olacağı. Eğitim plânlamasının, hangi esaslara göre tayin edilmesi.
4.) Eğitimin ekonomik değerinin tespiti ve iktisadî büyüme (refah), gelir dağılımı ile ilgili münasebetleri. Eğitim harcamalarının eğitimin sosyal faydaları arasındaki korelasyonu.
5.) Toplumun eğitimine, hangi kaynaklardan ne kadar ayrılacağı stratejisi (Eğitim hizmetlerinin finansmanı). Eğitim harcamalarının, GSMH içindeki payının ne kadar olacağı meselesi.


İşte akıllı bir devlet, eğitim sisteminin hangi iktisadî temeller üzerine bina edileceğine dair sosyal politikalarını önceden belirler. Çünkü varlığını millî iradeden alan siyasî bir kurum olarak devlet, toplumun bütün fertlerine karşı sosyal ve ekonomik görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Bunların başında ise halkın sosyal refahı gelmektedir. Bunun için, sosyal refahı oluşturacak kaliteli eğitim sisteminin tesisi ve finansman yapısı önemlidir. Bu bağlamda mevcut eğitim sistemlerinden farklı olarak İslâm’da eğitim sisteminin finansman yapısının önemi ortaya çıkmaktadır.


İslâm’da Eğitim Sisteminin İktisadî ve Malî Yapısı


İslâm’ın sosyal politika giderlerinin önemli bir kesimi zekât gelirlerinden karşılanmaktadır. Müslüman zenginler açısından modern bir tanımla zorunlu sosyal vergi türü olan zekât gelirlerinden yararlanan sosyal kesimlerin başında yoksullar ve miskinler (gizli/onurlu yoksullar) gelmektedir. Ancak kaynağı zekât olan kamusal sosyal harcamaların içinde “Fî Sebîlillah” yani “Allah Yolunda Olanlar” anlamına gelen bir sosyal kesim daha bulunmaktadır.


Zekâttan yararlanma hakkına sahip olan kişiler veya başka bir ifadeyle zekâtın verilebileceği kimseler, aslında İslâm’ın koruma altına almak istediği ve(ya) desteklenmesinde fayda gördüğü sosyal gruplardır. Kur’ân-ı Kerim'de korunmaya muhtaç ve(ya) desteklenmesi gerekli kıldığı sosyal gruplar, Tevbe Suresi’nde açıkça belirlenmiştir:

Eğitimin ne ve kim için olduğu net bir şekilde belirlenmeli ve kaynaklar buna göre kullanılmalıdır.


“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, miskinler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlar, (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Fî Sebîlillah(Allah yolunda Olanlar) ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”1
Âyetle açıkça belirlenen sosyal grupların müşterek özelliği, zekât memurları hariç her birinin duçar olduğu maddî zorluk ve(ya) içinde bulunduğu meşakkattir. Zekâtın bu yönüyle sosyal fonksiyonu, darlık ve sıkıntı içinde olan insanlara ferahlatıcı imkânlar sunmaktır. Mesela zekât tahsisi ile birlikte malî yetersizlik içinde olan ve eğitim sürecince değişik sıkıntılar çeken öğrencilere bu zorluklardan kurtulma imkânı sağlamaktadır.

Eğitimin ne ve kim için olduğu net bir şekilde belirlenmeli ve kaynaklar buna göre kullanılmalıdır.


“Fî Sebîlillah” Kavramının İslâmî Eğitim Sistemine İktisadî ve Malî Katkısı


Kur’ân’ın altmıştan fazla âyetinde “fî sebîlillah” kavramı yer almaktadır. Tevbe suresinin 60. ayetinde ise zekât kapsamına giren yedinci sosyal grup, “fî sebîlillâh” (Allah yolunda) kavramı ile açıklanmıştır. Bu doğrultuda Allah yolunda cihat eden, gayret gösterip çalışan ve(ya) Allah’ın arzu ettiği istikamette her türlü ilmî çabada bulunan kişilere zekât verilebilmektedir. Sözlükte “Allah yolunda”, “Allah’a ulaştıran yol” ve(ya) “Allah’ın rızasının talep edildiği yol/yöntem” anlamlarına gelen “fî sebîlillah” kavramının dar ve geniş olmak üzere iki açılımı vardır:


a) İslâm âlimleri, “fi sebîlillah”ın ilk ve dar kavramsal açılımını, fiilî olarak Allah yolunda cihada yani yurt savunmasına katılanlar olarak açıklamıştır.2 Klâsik eserlerde “fî sebîlillâh” kavramı, maddî bir yaklaşımla daha çok “cihat” kavramıyla eşit tutulmuştur. Dolayısıyla Allah yolunda yapılan gazvelere-muharebelere katılan (katılmış olan) gaziler, zekât kaynaklarından yararlandırılmalıdır. Buna binaen asr-ı saadette gazilere, genelde yoksul olup olmadıklarına bakılmaksızın ama tercihen yine de yoksul olanlara, cihat için ihtiyaç duydukları silah, erzak ve binek gibi şeyler, zekât malından verilmiştir. Çünkü o dönemlerde askerlere maaş verilmediği için, savunmada ihtiyaç duydukları şeyler zekât gelirlerinden sağlanmaktaydı.


b) Geniş bir perspektifle bu kavramı ele alacak olursak, Allah’ın rızasını elde etmeye vesile olacak, cihat sevabı kazandıracak pek çok salih amel (tutum, davranış ve etkinlik) akla gelebilmektedir.3 Dolayısıyla Allah’ın rızasına uygun olarak her türlü hayırlı iş yapanlar, bu çerçevede değerlendirilebilir. Mesela hacca gitmek, ilim tahsil etmek, manevî ve sosyal faydası olan güzel ameller işlemek (sosyal proje üretmek) gibi salih davranışlarda bulunanlar, bu doğrultuda ilk akla gelenlerdir.4


Ünlü tefsirci Elmalı Hamdi, “fî-seblîllah” kavramını bu çerçevede yani hem dar hem de genel anlamıyla yorumlamakta ve sadakaların hepsinin bu kavramın içinde yer aldığını yazmaktadır. Buna göre yoksullara ve miskinlere yapılan yardımlar da bu kavram içine girmektedir. Hatta “müellefe-i kulûb” kapsamına giren kişiler de bu anlam içerisindedir. Fakat “fî sebîlillah” şeklinde zikredilmesinin özel bir manası vardır. Bu anlam, ilk önce cihat sonra hac sonra da “Allah için ilim tahsili” anlamlarınadır. Nitekim Hz. Peygamberin (sav) teşvikleriyle ilim ile meşgul olmuş olan “ehl-i suffe” gibi değişik bilim dallarına kendilerini vakfetmiş olan kimsesiz yoksullar da “fî sebîlillah” kapsamına girmiştir.


Velhâsıl-ı Kelâm


Ezcümle “fî-sebîlillah” kavramı, İslâm’ın ve Müslümanların lehine olabilecek, İslâm’ı ve Müslümanları diri tutacak bütün hayırlı teşebbüsleri içinde barındırmaktadır. Dolayısıyla İslâm dininin ve devletinin ayakta kalması ve varlığını devam ettirmesine yardımcı olabilecek bütün faydalı işler, hep bu kapsamda düşünülebilir. Daha somut bir ifadeyle devlete, topluma, dine ve faydalı ilim alanlarına önemli hizmette bulunan kişiler, zekât fonundan yararlanma hakkına sahiptir.


Dolayısıyla her halükârda sosyal refaha faydası olan değişik ilim alanlarında tahsil edenler (öğrenciler), stratejik önem arz eden bilim dallarında araştırma geliştirmede bulunan araştırma görevlileri veya öğretim üyeleri, zekât fonundan karşılıksız olarak burs alma hakkına sahip olmaktadır. Kısacası İslâmî eğitim sisteminde öğrencilere veya bilim insanlarına (ayrıca) verilen burslar, hibe niteliğinde olduğu için, geri ödeme diye bir sorun ortaya çıkmayacaktır. İslâm, sadece (toplumsal fayda sağlayan) eğitime önem vermemekte, aynı zamanda eğitim ekonomisi bağlamında eğitim sisteminin finansman kaynağının ilke ve yöntemlerini de somut olarak ortaya koymaktadır.


1- Kur’ân, Tevbe (9): 60.
2- İbn Rüşd; 1986: 277.
3- Seyyid Kutub; X: 245.
4- İbnü’l-Esîr; II; ty: 338-339.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum