Dış güçler bir komplo teorisi midir, yoksa gerçek mi?
Başarısızlığın bir bahanesi midir, yoksa sömürge metodu mu?
Dış güçler bir korkunun eseri midir, yoksa gerçeğin ifadesi midir?
Varsa kimdir bu dış güçler, zannedildiği kadar güçlü müdür?
Dünyayı yeni tanıyan ve geleceğin “elitleri ve avamları” olacak genç dimağlara bütün bunlar öğretilmeli midir ya da sadece züğürt tesellisi olarak komplo teorisi diyerek geçiştirmeli miyiz?
Derginin bu sayısındaki yazımızda yukarıdaki sorulara makul cevaplar aramaya çalışacağız. Aslında “dış güçler” kavramı, siyasî olduğu kadar toplumsal bir kavramdır. Bu kavram, yapılan icraatların veya söylemlerin dışarıdan bir merkezin etkisiyle meydana geldiğini savunmaktır.
Dış güçler kavramını tahlil ederken emperyalizmi anlama zorunluluğu vardır. Tarihi insanlık tarihi kadar eski olan emperyalizm, Fransızca bir kelimedir. Manası, bir toplumun ya da devletin başka bir toplum veya devletin emeğini sömürmesidir. Sömürülen değerler her dönem değişmesine rağmen sonuç değişmemektedir. Emperyalistler bazen toprağın üstündeki ürünler çalarken, bazen de toprağın altındaki madenleri çalmaktadırlar. Hatta bazen “köleleştirme” yöntemiyle bizzat insanı çalmaktan çekinmemişlerdir.
Bu alanda çalışan bilim insanları, emperyalizmi temel olarak üç dönem de incelemişlerdir: 16. asra kadar olan birinci dönemde imparatorlukların tek taraflı işgalleri vardır ve bu dönemin metodu askerî savaşlardır.
Coğrafi keşiflerle başlayıp 19. asra kadar devam eden dönem ikinci dönemdir ki, insanlığa keşif adı altında sunulan bir sömürge dönemidir. Özellikle denizaşırı ülkelerin değerlerini yağmalama döneminde yöntem, bilimsel çalışmalardır.
1880’lerden günümüze kadar devam eden yeni dönem ise üçüncü dönemdir ki, esas konumuzu ilgilendiren dönem bu dönemdir. Ekonomik ve askeri yönden kendisini geliştirememiş bütün devletler güçlü devletlerin sömürgesi olduğu dönemdir. Artık günümüzde devletleri iki sınıfa ayırmak mümkündür: Bir devlet ya emperyalisttir ya da müstemleke…
Hiçbir emperyalist ülke sömürdüğü topluma veya devlete kendilerini “sömürgeci” olarak ellerindeki yeraltı ve yer üstü nimetlerini çalmak için geldiklerini söylemezler. Onlar hep yeni “medeniyet” getirmek için geldiklerini, yerli halka hizmet edeceklerini söylerler. Yani emperyalizm kuzu postuna bürünmüş bir kurttur.
Emperyalizm kuzu postuna bürünmüş bir kurttur.
Daha açık ifadeyle emperyalizm; dinine, diline, cinsiyetine, kültürüne ve kavmine bakmaksızın insanların malını ve emeğini çalmaktan ibarettir. Kendilerini “üstün” gören bir zihniyetin “aşağı” gördüğü bir toplumun elindeki kazanılmış hakkını gasp etmektir. Bundan dolayı emperyalistlerin sömürgesi topraktan önce zihniyette başlar. Kendilerini medeni/gelişmiş, muhatap aldıkları toplumları ise yardıma muhtaç, geri kalmış ve bilgisiz olarak nitelemektedirler. Böylece müstemleke toplumlarındaki halklar, kendi topraklarını gasp edenlere “itaat” etmekten rahatsızlık duymazlar.
Peki, bu itaat nasıl sağlanır, insanlar kendi emeklerini gasp eden bir hırsıza neden itaat eder? İşte dış güçler dediğimiz mekanizma burada kendini gösterir. Emperyalist devletler, sömüreceği müstemleke toplumun tüm sosyal ve kültürel yönlerini en ince detayına kadar inceleyerek onları ürkütmeden sömürürler. Yani “Kazı bağırtmadan yolmanın” yöntemlerini tecrübe etmişlerdir.
Edward Said (1935- 2003)’in iddiasına göre emperyalistler/oryantalistler 1800-1950 arasında 150 yılda sömürecekleri Doğu toplumları hakkında 60.000 kadar araştırma eserleri yazmışlardır. Hangi toplumu krallık yöntemiyle, hangi toplumu demokrasi yöntemiyle ve hangi toplumu diktatörlük yöntemiyle sömüreceklerini çok iyi tahlil etmişlerdir.
Emperyalistlerin verdiği her çözüm reçetesinin gerçekte sadece süründürmeyi arttırdığını kavramadan gerçek bağımsızlığa kavuşulamaz. Onların zulmünden kurtulmanın yolu öncelikle sömürge metotlarını iyi öğrenmekten geçer.
Haim Nahum (1872 – 1960) Doktrininde olduğu gibi, özelleştirme adı altında “işsizliği”, medenileşme adına “maneviyatsızlığı”, kalkınma ve temsilde tasarruf olmaz siyaseti adına “borçlanmayı” öngören emperyalist düşünce, zamanla sömürgeler tarafından açıkça savunulur olmuştur.
Emperyalistler artık ellerinde silahla savaşmaya pek fazla ihtiyaç duymadan, üçüncü dönem metotlarıyla siyasî ve malî anlaşmalarla bu işi başarmaktadırlar. Böylece kendi metotlarına karşı gelenleri, içlerine yerleştirdikleri “adamaları” vasıtasıyla çözüme kavuşturuyorlar. Emperyalist dış güçler bunu bazen iktidar eliyle yaparken, bazen de muhalefet eliyle gerçekleştirirler. Birbirlerini dış güçlerin “maşası” olarak suçlayan iktidar ve muhalefet yalan söylemiş olmaz.
Dış güçlerin bu müdahaleleri iktidar eliyle malî, ahlakî ve eğitim üzerinden olabildiği gibi muhalefet eliyle askeri ve hukuki darbeler şeklinde de olabilir. Dış güçlerin, yani emperyalist güçlerin amacı sonuç almaktır. Onlar sonuç odaklı siyaset takip ederek, istenilen sonucun iktidar veya muhalefet eliyle olmasına pek aldırmazlar. Bazen muhalefeti iktidar şamarıyla “terbiye” ederken, bazen de iktidarı muhalefet eliyle terbiye ederler. Önemli olan kendilerine hizmet etmeyeni diskalifiye ederek oyun dışına itmektir.
Yılların verdiği siyasî, ahlakî ve malî gözlemlerime göre bir ülkedeki her olumsuz gelişmenin arkasında mutlaka dış güçlerin olduğuna inananlardanım. Bu ihaneti yapanların iktidar sahiplerinden veya muhalefetten gelmesi çok önemli değil, her iki kesimi de yönlendiren merkezin aynı olduğunu düşünüyorum: dış güçler…
Emperyalizmin metotlarını incelerken “kimin” yaptığı değil, “kimin için” ve “ne” yapıldığı iyi bilinmelidir. Yapılan bir icraat kötüyse, bunu yapanın dindar veya dinsiz birisinin olması ne fark eder. Benim emeğimi çalan hırsızın, adaleti katleden zalimin veya ahlakımı bozan fasığın din düşmanı olması veya dindar gözükmesi sonucu değiştirmemektedir.
Dış güçler kavramının emperyalist planları deşifre etmek için bilinmesi kadar, “millî birlik” açısından da ele alınması gerekir. Bu kavramı Türk siyasetine sokan Erbakan Hocamız her iki amaçla da kullanmıştır. Öncelikle emperyalistlerin sömürge metotlarını deşifre ederek millî bir siyaset anlayışı kazandırmayı öncelerken, aynı zamanda millî birliği de amaçlamıştır. Bunu siyasette aktif olduğu yıllarda hem iktidardayken ve hem de muhalefetteyken uygulamıştır.
Yapılan bir hatayı dış güçlere bağlayarak söylemek; hem yapılan icraatın yanlışlığını ilan etmektir, hem de karşıdaki muhatabını ihanetle değil, gafletle suçlamaktır. Böylece muhatapla kapıları kapatmadan siyaset yapabilmektir. Erbakan Hocamız her kesimle çok rahat iletişim kurup, onlarla beraber siyaset yapmasındaki başarısının başlıca sebebi; “dış güçler” kavramını çok iyi tahlil etmesi ve yerinde kullanmasıydı.
Bu anlayış muhatabına zeytin dalı uzatarak siyaset yapma anlayışıdır. Yanlış siyaset yapanlara “Sen ihanet edecek kadar büyük hata yapamazsın, yaptığın hatalar emperyalistlerin seni kandırmasıdır. Senin suçun sadece onlara kanma gafletidir.” Böylece her zaman açık kapı bırakarak, beraber çalışma yöntemini kullanmıştır. Onun siyasetteki gücünün şifresiydi dış güçler kavramı.
Aslında bu anlayış Kur’anî bir anlayıştır. Kıskançlıkları sebebiyle kendisini kuyuya atan kardeşlerine karşı Yusuf (as) onları suçlarken kendilerini şeytanın aldattığını söylemektedir:
“Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için (ona kavuştukları için) secdeye kapandılar. (Yusuf) dedi ki: "Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir." (Yusuf/100)
Bu ayette, yukarıdaki anlatılan iki anlayış da işlenmiştir. Hem gerçek suçlunun günahlara yönlendiren şeytanın olduğu, hem de kardeşlerinin bu suçu işlerken şeytanın etkisiyle işledikleri için onları doğrudan ihanetle değil, sadece şeytana uydukları için gafletle suçlama vardır. Yani onlar için açık kapı bırakma…
Biz öğretmenler, birer toplum mühendisleri olarak gelecek nesilleri inşa ederken, onlara “millî siyaseti” ve “millî birliği” öğretmeliyiz. Eğer bu iki kavramı öğretemezsek, geleceğimizi dışarıdan organize edilen iç kavgalara ve sonunda onların sömürgesine teslim etmiş oluruz.
O millî siyaset ki dış güçlere yani emperyalistlere maşa olmadan siyaset yapabilmektir. Tüm düşünce ve icraatlarında önceliği içinde yaşadığı toplumun saadetine ayırabilmektir. “Önce tebaa, sonra ben” anlayışının gönüllere yerleştiği bir siyaset anlayışıdır.
Öğretilmesi gereken bu anlayış, düşmandan gelen bütün çözüm önerilerine şüpheyle bakabilme anlayışıdır; iç barışı, kavgaya tercih edebilme anlayışıdır, dışarıdaki düşmana karşı her zaman içerideki birliği sağlama anlayışıdır.
Dış güçler, bir komplo teorisi değil, emperyalist bir sömürge metodudur. Fakat zamanla bu kavram başarısız siyasetçilerin sığınağı olmuş olsa da gerçeği değiştirmez.