Felsefe tarihinde en önemli konulardan biri doğru bilgiye ulaşmanın mümkün olup olmadığıdır. Rasyonalistler, empristler, kritikçiler (eleştirel felsefeciler), entüisyonistler (sezgiciler), pozitivistler, pragmatistler gibi akımlar bunun mümkün olduğunu; sofistler, septikler, rölativistler, nihilistler ve agnostikler ise mümkün olmadığını iddia etmişlerdir. Bununla birlikte kilise de bilim adamları da doğru bilginin mümkün olduğunu savunmuş ancak neyin doğru bilgi olduğu konusunda ihtilafa düşmüşlerdir.

Günümüzde bilim hükümranlığı adeta Ortaçağ Avrupa’sındaki kilise hükümranlığının yerini almış durumda. Ortaçağ’da kilise neyse modern çağda da bilim adeta o. Tek fark, Ortaçağ’da Kilise insanları aforoz edip, idama gönderip, mallarına el koyabiliyordu, bilim adamları bunu henüz yapamıyorlar; aforozla yetiniyorlar.

Kilise kendi kabulleri dışında tüm söylemlere, özellikle de bilim adamlarının teorilerine son derece şiddetli tepki gösteriyor, onları aşağılıyor, susturuyor, yasaklıyor, teorilerinde ve söylemlerinde ileri gidenleri idam ediyordu. Nitekim Ortaçağ’da bilimsel çalışmaları yüzünden Antonio de Dominius öldürülmüş, Giordano Bruno yakılmış, Galileo Galilei sözlerini geri alarak idamdan kurtulmuş ancak ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Kopernik ve Kepler gibi birçok bilim adamı bilimsel çalışmalarını gizli yürütmüşler. Nitekim Kopernik’in 70 yaşlarındayken ölümüne sayılı günler kala teorisi kitaplaştırıldı. Ömrünün çok uzun bir bölümünü Katolik piskopos danışmanı olarak geçirmesine rağmen, bu kitabı dolayısıyla ölümünden sonra kafir ilan edildi.

İslam dünyasında hiçbir bilimsel çalışma nedeniyle cezalandırma ve idam cezası gerçekleşmemiştir. Tarihte İslam ve ilim karşıtlığıyla ilgili bazı müfteriler sadece matbaanın icadını gösterirler. O karşıtlık da bilimsel-teknik nedenlerden değil, ekonomik nedenlerden kaynaklandı. Hattatlıkla geçinen binlerce sanatkar matbaanın gelmesiyle işsiz kalacaktı bu da binlerce ailenin geçim kaynağını elinden alma anlamına geliyordu. Doğal olarak dönemsel bir tepki gösterilmiş, matbaanın ülkemize gelişi gecikmiştir. Unutulmamalıdır ki makinelere bundan daha büyük tepki Avrupa’da sanayi devrimi sırasında 1800’lü yıllarda gerçekleşmiştir. 1811-1817 yılları arasında gittikçe makineleşen ve işçilere daha az gereksinim duyulan fabrikalarda adına “Ludizm” denen makine kırma faaliyetleri gerçekleştirdiler. Bu da matbaa karşıtlığı gibi Avrupa’da bilimsel-teknolojik karşıtlık değil, ekonomik kaygılardan kaynaklanmıştır. Ama o dönemde neredeyse sosyalistlerin tamamı bu faaliyetleri desteklemiştir.

Materyalizm Hıristiyanlığın egemen olmaya başladığı 300’lü yıllardan, 1600’lü yıllara kadar bir varlık gösterememiştir. Materyalizmin Avrupa’da gündeme gelişi kendisi iyi bir Hıristiyan olan Gassendi ile başlar. Gassendi (1592-1655) Antikçağ atomculuğunu canlandırarak Fransa’da materyalizmin temellerini atmıştır.
Avrupa’da ilk başlarda gizli de olsa Kopernik, Kepler, Galileo, Bruno, Dominis gibi bilim adamlarının teorileri, kendilerinden sonra yetişen bilim adamlarının önünü açtı. Bu bilimsel buluşların teknolojiye yansıması da burjuvazinin ve sanayi devriminin önünü açtı. Aydınlanmacılar ve burjuvazi önderliğinde gerçekleştirilen Fransız Devrimi (1789) Kilise’nin hükümranlığına son verdi. Avrupa’da Kral, Aristokratlar ve Kilise üçlüsünün egemenliği yıkılıp Kilise’nin yerini Burjuvazi almıştı. Bilim adamları aydınların ve burjuvazinin en önemli güven kaynağıydı. Bilim ve teknoloji ilerledikçe burjuvazi yani kapitalist sınıf güç kazanıyordu. 1800’lü yıllarda sosyalizm bilimsel teorilerden, kapitalizm ise bilimsel çalışmaların ürünü olan teknolojiden çok yararlandılar. O yıllardan günümüze kadar bilim adamları da palazlandı durdu. Bu arada din ve bilime itaat etmeyen felsefe de dışlandı, hor görüldü. Bilim materyalistleştirildi. Bilime öyle bir anlam yüklendi ki bilimin dışında kalan her şey metafizik alan olarak değerlendirildi. Doğal olarak maddi konular dışındaki bütün yorumlar dini ve felsefi alan olarak kabul edildi.

Kendi içlerinden çıkan birçok fizikçi, kimyacı, biyolog, astrolog, matematikçi vb. bilim adamları, bilim dünyasının tahtına oturtulan ateist materyalist söylemlere aykırı ileri sürdükleri teoriler yüzünden suçlandı, hor görüldü, alay edildi, dışlandı… İleri sürdükleri teorilerle ilgili “Bunlar bilimsel değil, felsefi görüşlerdir.” dediler ve bilim dünyasının kralı gördükleri Hawking’i adeta tanrılaştırdılar. Metafizik söylemlerden nefret eden Hawking, bilgi arayışındaki keşiflerin meşalesinin artık bilim insanlarının elinde olduğunu, bilimlere ve özellikle fizikteki gelişmelere ayak uyduramadığı için (daha çok ateist söylemlere ayak uyduramadıkları için) felsefenin öldüğünü söylemiştir. (Stephen Hawking – Leonard Mlodinow, Büyük Tasarım, Doğan Kitap Yay. Giriş Bölümü, sh. 11)

Daha önce kilise neyse bilimi de o hale getirdiler. Bilim adamlarının başına da Hawking’i geçirdiler. Roma’nın Papa’sı neyse bilim dünyasının papası da Hawking oldu. Sadece Hawking’in Vatikan’ı yok. En azından Papa Vatikan’da kardinallerin oyuyla seçiliyor, Hawking bilim dünyasının başına seçimle de oturtulmadı. Hıristiyanlar Orta Çağ’da Papa’nın ağzına bakıyorlardı, Papa ne derse ona inanıyorlardı. Dünya düz derse düzdü, o kadar. Şimdi bilime tapanlar Hawking’in sözlerine odaklanmış. Hawking bu evrenin yokluktan (hiçlikten) kendi kendine oluştuğunu söylüyor. Yani “Hiçbir şey yoktan var, vardan yok olamaz” ana kuralını yerle bir ediyor; evrene ve maddeye, akıl, kudret ve ilim veriyor. Onun da ötesinde olmayan bir şeye yani hiçliğe akıl, kudret, ilim veriyor. Bir illüzyonistin açık elini kapatmadan elinin ortasında bir ot bitmesi veya görünür bir madde oluşmasını tasavvur edin, bu mümkün mü? Hawking mümkün diyor. Kendisi M-kuramı diye bir kuram oluşturmuş bu kuram onun ifadesiyle farklı kuramlardan oluşan bir aile. Bu kurama göre tek evren bizimki değil, bu evrenlerin yaratılışı olağanüstü bir gücün veya Tanrı’nın müdahalesini gerektirmez. Aslında çoklu evrenler kendiliklerinden fizik yasasından doğarlar. (S. Hawking – L. Mlodinow, age, sh. 14) Yani yokluğun kendi yasası. Akıl dışı bir açıklama. Felsefenin de ötesinde. Hiçbir şey yokken o hiçbir şeyin kendine özgü bir yasası var. Acaba çeviride mi bir hata var diye düşündüm. Daha sonra Oxford Üniversitesinde matematik ve felsefe profesörü olan John Lennox’un 2012 yılında yayınlanan bir videosunu dinledim. O da aynı şeyi söylüyor. Hatta o, yasanın ne olduğunu da açıklıyor. Hawking’in kitabının ileriki sayfalarında o yasanın yerçekimi kanunu olduğunu söylüyor. (S. Hawking, age, sh. 16 ve 112) Lennox şöyle diyor: “(Kitapta) ‘yerçekimi kanunu olduğu için kainat kendisini yoktan var edebilir.’ diye yazıyor. Bu cümleyi okuduğumda “Ne?” dedim. Sonra tekrar okudum, sonra bir daha okudum.”

Bir doğa yasası ancak var olan madde veya doğa olayı sayesinde tespit edilebilir. Su olmasa suyun kaldırma kuvveti kanunundan söz edebilir miydik? “Suyun kaldırma kuvvetinin varlığı suyu oluşturdu.” diyebilir miyiz?
Evrende hiçbir şey yok, evren de yok ama yer çekimi kuvveti var? Oysa evren yoksa yer de yok o zaman. Olmayan yerin çekim kuvveti nasıl oluyor? Bu safsata Ortaçağ Kilisesinin bilim dışı söylemlerinin de ötesinde bir iddia. Ama sözün Hawking tarafından söylenmesi bağlayıcı oluyor. O bazıları için bilim dünyasının “Papa”sı. Papa Hawking metafizik söylemlere sahip tüm bilim adamlarını felsefe yapmakla itham ediyor ve aforoz yetkisini kullanıyor. Bizim bilimperestler ise Papa 1. Hawking’in tüm fetvalarına itaat ediyor. Yüzyılımızın tavan yapmış dogması ve bağnazlığı işte budur. Gerçi bir kısım bilim adamı ki bunların içinde ülkemizdeki Hawking hayranlarından Prof. Şengör de var, Hawking’in hiçlikten evrenin var olduğu teorisinin ve kara deliklerle ilgili görüşlerinin yanlışlandığını söylediler; bunu da görmezlikten gelmemek lazım.

Bilim de tıpkı felsefe ve sanat gibi önceki teorileri ve yasaları yanlışlayarak günümüze kadar gelmiştir. Galileo Aristoteles’in buluşlarını, Newton Galileo’nun buluşlarını, Einstein Newton’un buluşlarını yanlışlamışlardır. Bu yüzden Hawking şöyle der: “Bu kuramlar dizisi, yapabildiğimiz bütün gözlemleri öngören ve bütün güçleri kapsayan evrenin nihai kuramıyla son bulacak mı veya sonsuza kadar daha iyi kuramlar bulmaya devam edeceğiz ama daha ötesi olmayan bir kuramı asla bulamayacak mıyız? Henüz kesin bir yanıtımız yok…” (Hawking, age, sh. 15) Hatta aynı dönem içinde aynı konuda iki veya daha fazla farklı teoriler de ileri sürülmüştür. Nitekim yine Hawking bu konuda da şöyle der: “Aynı fiziksel durumu değişik temel unsurlar ve kavramlar kullanarak modellemenin farklı yolları olabilir. İki farklı fizik kuramı veya model, aynı olayları doğru olarak öngörebiliyorsa, birinin diğerinden daha doğru olduğu söylenemez; daha çok, bize en uygun modeli kullanmakta özgür oluruz.” (Hawking, age, sh. 13) Bu tıpkı bir dindeki farklı mezheplere karşı inançlıların takınacağı tutum gibi.

“Doğrusunu Allah bilir ama ben şu mezhebin izahını daha uygun buluyorum.” deyip, istediğimiz mezhebe uyma noktasında özgür irademizi kullanacağız.
Bunu felsefenin ve sanatın verdiği bilgiler için de uyarlayabiliriz. Burada bilimin verdiği bilginin üstünlüğünden bahsetmek mümkün değil.

Doğru ve kesin bilgi ancak Allah’tan gelen bilgidir. Nitekim Allah-uTeala şöyle buyuruyor: “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kuran'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?” (41/Fussilet Suresi, 53. Ayet) Allah gerek gayb âlemiyle ilgili, gerek gelecekle, evrenle ve nefislerimizle ilgili ne söylediyse gerçekleşti ve halen gerçekleşmeye devam ediyor. Bilim adamları Allah-u Teala’nın yarattıklarının nasıl meydana geldiğini, felsefeciler de ne için bu alemi ve varlıkları yarattığını açıklamaya çalışıyor.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum