Genel olarak eğitim ve/veya mesleki eğitim konusunda bir şeyler yazmak için, öncelikle eğiten ve eğitilen insanı tanımak için bir şeyler söylemek gerekir kanaatindeyim. Bu arada eğitim kelimesi de dilimize çevrilirken deformasyona uğramış bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Eğitim education kelimesinden çevrilmiş bir kavram, eğip bükmek ve bir şekil vermek anlamında kullanılıyor.
Education kelimesinin bir anlamı ise dikilmek anlamını barındırıyor. Dikilmek, mesele eğitim olunca kişinin şahsi özelliklerinin parlatılması ve sivrilmesi sonucunu getirmeliyken, bizim anlayışımız temel eğitim gibi argümanlarla daha çok sivriliklerin giderilmesi, yassılaşma ve düzleşme, dolayısıyla standartlaşma anlamına geliyor ki bu durum kişilerin fıtratından getirdiği özelliklerin israf edilmesi anlamına geliyor.
Eğitim politikalarının tasarlayıcılarının insanın mükemmel bir şekilde yaratıldığını, her insanın bu dünyada bir misyona sahip olduğunu, yani sadece ve sadece o kişinin bu dünyada en mükemmel şekilde yerine getireceği fonksiyonlar olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmaları gerekiyor.
“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”
diyen Şeyh Galib’in insanoğlunun değerine ne kadar önem verdiği ve verilen bu önemin kişinin özgüvenine olan katkısını bir değerlendirebilsek ne güzel olurdu.Bu cümleden sonra insanın misyonunu tespit edip, ilgili özelliğinin nasıl parlatılacağına yönelik sorular sormamız gerekiyor.
İnsanı tedris etmenin ilk adımı; olabildiğince sistematik bir şekilde kişinin tanınması için, başta gözlem olmak üzere, bir takım tekniklerin sürece dağıtılarak bir veritabanının oluşturulması olmalıdır. Eğer bu veri tabanını oluşturup kararlarımızı etkileyecek değere ulaştırmazsak; kuşları yüzmeye, balıkları uçmaya zorlamaya devam ederiz. Akademik becerisi yeterince olmayanlara lise 1 dahil, fizik ve matematik konularında ısrar edip o kişilerin mekanik becerilerinden tutun bir enstrümanı virtüöz seviyesinde çalmasına kadar çok geniş bir yelpazedeki yeteneklerine sırt çevirmiş olabiliriz.
Kişilerin yeteneklerinin tespit edilip ortaokul seviyesinden itibaren bir eğitim tasarlanabilirse çocukların çok şikayet ettiği merkezi sınav odaklı öğrenci seçme müşkülünden de uzaklaşılabilir. İlkokulda çocuklarınyeteneklerinin tespit edilmesi için çeşitli envanterler, testler, ders içi ve ders dışı gözlemlerin bir rapor haline gelecek şekilde tasavvur edilmesi gerekir. Bu tespitler yapılıp bir rapor ve yönlendirme noktasına getirildikten sonra, velilerin bu yönlendirmelere uygun davranmaları için de bir takım yaptırımlar değerlendirilmelidir.
Mesleki eğitimle en ufak alakası olan insanların rahatlıkla bileceği gibi, meslek okullarının maliyetleri akademik eğitim yapan okullara göre çok daha yüksektir. Zira uygulamalı eğitimlerin masrafları da yüksek olmaktadır. Bunca maliyetlere rağmen bizim meslek okullarımızdan mezun olanların alanda istihdamı %10-15 seviyelerini geçmemektedir. Bu da emek israfı ve emek harcanan alanın isabetsizliğine işaret etmektedir. Zira meslek okulları merkezi sınavlar ve/veya okul ortalamalarına göre akademik eğitim veren okullara giremeyecek seviyede olan öğrencilerin girebildiği okullar haline fiili olarak gelmiştir. Bu çerçevede akademik eğitime hak kazanamayan öğrencilerin yerine kabiliyetleri mesleki eğitime uygun olan öğrencilerin bu okullara sistematik olarak yönlendirilmesi gerekmektedir.
Eğitimi işe yerleştirme mekanizması olarak görmek yerine, yaşamı düzenleme ve yön verme gücü kazandırmak düşüncesini paradigma olarak benimseyerek, yeni nesillerin nasıl bir hayat yaşayacağına tesir edebiliriz. Klasik bölümlerin temel bilgileri, fonksiyonel bir şekilde elbette verilebilir ancak bunun ötesine geçip bir şeyleri keşfetme, icat etme ve üretme kabiliyetleri teşvik edilmelidir. Bu şekilde “Meslek lisesi memleket meselesi!” sloganının altı da doldurulabilir.