Başarısızlığı hem iktidar ve hem de muhalefet tarafından kabul edilen Türk Eğitim Sisteminin başarıya dönüştürülmesi herkesten önce biz eğitimcilerin vazifesidir. Konuyla ilgili fikir beyan etme hakkı da herkesten çok arazideki biz eğitimcilere düşer.
“Eğitimin başarısızlığının en temel sebebi nedir?”sorusuna verilecek cevap her kesimden farklı gelecektir. Fakat diğerlerinin dışarıdan yaptığı gözlem iken; biz eğitimcilerinki,her ne kadar eğitim şûralarda en az görüş öğretmenlerden alınmış olsa da bizzat işin içinden tecrübî eleştiri ve tekliflerdir.
Pedagojik eğitim almış ve çeyrek asırlık bir eğitimci tecrübesiyle, eğitimdeki başarısızlığın en temel sebebi benim kanaatime göre bakanların “eğitimi” ve mesleğidir. Eğitim, diğer birçok bakanlıkta olduğu gibi uzmanlık ve deneyim isteyen bir alandır. Öğrencisiyle ve öğretmeniyle yaklaşık halkın dörtte birini yani yirmi milyonu ve dahası bir ülkenin geleceğini ilgilendiren bir bakanlığın başında mutlaka o alanda eğitim almış ve bakanlık öncesi öğretmenlik tecrübesi olan, alanı ve problemlerini bizzat yaşamış kişilerin bulunması gerekir.
“Eğitim, eğitimcilere bırakılamayacak kadar önemsiz midir?”
Bugünlerde 100. yılını kutlamaya hazırlandığımız Cumhuriyetin, Milli Eğitim Bakanları neden eğitimcilerden değil de başka alanlarda eğitim almış ve öğretmenlik haricinde meslek edinmiş kişilerden atanır? Ya da “Eğitim, eğitimcilere bırakılamayacak kadar önemsiz midir?”
Bakanlar kurulundaki yapılan her değişikte mesleğim gereği ilk dikkatimi çeken Milli Eğitim Bakanı olur. Onun biyografisini inceler, eğitim alanını ve bakanlık öncesindeki mesleğini merek ederim. Diğer bakanların aksine genelde bu bakanlığa eğitimi ve mesleği eğitimci olmayanların atanması, ciddi anlamda sebebini düşünmeye ve şu soruyu sormaya sevk etmiştir beni:
Diğer bakanların geneli, bakanlığın ilgi alanına göre eğitim almış kişilerden atanırken neden eğitim bakanları istisna tutulmaktadır?
1920 Nisan’ındaki TBMM hükümetlerinden günümüze kadar kurulan bütün Cumhuriyet hükümetleri döneminde toplam 66 Milli Eğitim Bakanı görev yapmıştır. Bu bakanlar içerisinde sadece ama sadece dört tanesi “öğretmen” kökenlidir. Diğer eğitim bakanları bakanlığın kapsam alanı olan ilköğretim ve ortaöğretimde çalışmamış; öğrenci, öğretmen ve okula yabancı kalmış kişilerdir. Onların ilköğretim ve ortaöğretimle ilgili tecrübeleri sadece öğrencilik yıllarıdır.
Dikkat ederseniz 98 yıllık Cumhuriyet rejimi ve hatta 1920 TBMM hükümetleri döneminin eğitime genel bakışı böyledir. Bu yanlış bakış şahısların, partilerin veya hükümetlerin görüşü değil, sistemin görüşüdür. Zaten düşündüren yönü de sistem sorunu olmasındandır.
Aynı dönem içerisinde görev yapan tüm sağlık bakanlarının “tıpçı”, tüm adalet bakanlarının “hukukçu,” tüm ekonomi bakanlarının “ekonomist” ve diğer bakanlıkların en az yarısı kendi bakanlık alanında eğitim görmüş ve uğraş vermiş olanlar arasından atanmıştır. Peki, neden eğitim bakanları eğitimciler arasından atanmamıştır? Bunun sebebi olarak şu masum sorular sorulabilir:
Bakanlık yapacak eğitimci mi bulunamıyor?
Ülkemizde en çok mezun veren okullardan birisinin öğretmen yetiştiren fakülteler olduğu düşünülürse bu ihtimal çok zayıf bir ihtimaldir.
Eğitimcilerde bakanlık yapacak kapasite/yetenek mi yok?
Diğer fakültelerde, eğitim fakültelerinde ve ilahiyat fakültelerinde verilmeyen hangi “gizli” yöneticilik bilgisi verilmektedir. Böyle bir iddia sadece tebessüm ettirebilir.
Ya da eğitimci bir bakanın problemlerin kaynağını bildiği için çözmesinden mi korkuluyor?
Belki komplo teorisi gibi gelebilir, fakat ben son maddenin doğruluğuna inananlardanım. Özellikle Şubat 1945’teki Yalta Konferansı sonrası birçok ülkenin bağımsızlığı tartışmalı hale gelmiş, ülkelerin içişlerine doğrudan veya dolaylı müdahaleler yapılır olmuştur. Ülkelerin kendi imkânlarıyla başka ülkelerin yardımı olmadan ayağa kalkmaları engellenmiş, her alanda “dış yardımlara” açık hale getirilmiştir.
Bakanlık siyasi bir mercidir, aldığı eğitim ve mesleği önemli değil” deniyorsa, neden diğer bakanlar kendi alanında atanırlar. Yani diğer tüm bakanlıkların kendi alanında eğitim almış bir bakan tarafından yönetilmesi önemli de eğitim bakanlığı önemsiz midir?
“Bakanlık siyasi bir mercidir, aldığı eğitim ve mesleği önemli değil” deniyorsa, neden diğer bakanlar kendi alanında atanırlar. Yani diğer tüm bakanlıkların kendi alanında eğitim almış bir bakan tarafından yönetilmesi önemli de eğitim bakanlığı önemsiz midir?
Bu ülkenin tüm milli eğitim müdürleri öğretmen kökenli olduğu halde, bakanların ve bakan yardımcılarının (hatta daha önceki dönemlerde müsteşarların) hayatlarında hiç öğretmenlik yapmamış kişilerden atanması “tesadüf” olabilir mi?
Eğitimle ilgili çok basit kavramlardan bile haberdar olmayan, pedagojinin ne anlama geldiğini bilmeyen, hatta en önemlisi bakanlığını yaptığı öğretmenlerin yılda kaç ay tatil yaptığından bihaber olan bakanları gördük biz bu ülkede.
Bugüne kadar Milli Eğitim Bakanlığı yapan bakanlarınyirmi üçü “hukuk fakültesi”, on ikisi “eğitim fakültesi” on biri “siyasal bilgiler fakültesi”, altısı “harp okulu”, dördü “tıp fakültesi”, dördü “mühendislik fakültesi”, üçü “iktisat fakültesi”, ikisi “ziraat fakültesi” ve birisi de “idari bilimler fakültesi” eğitimi almış kişilerdir.
Bu on iki eğitim fakültesi mezunu olanlarında sadece dört tanesi fiilen ilköğretim ve ortaöğretimde öğretmenlik yapmışlar, diğerleri değişik bakanlıklarda bürokratlık veya üniversitelerde akademisyenlikle meşgul olmuşlardır. Yani eğitimci olmasına rağmen öğretmenliktecrübesinden uzak kalmış kişilerdir.
Bir kişinin bir alana özel ilgi duyması ve bu alanda çalışırken samimi olması başka bir durum, bu alanda eğitim alıp, bu işi meslek olarak yapması başka bir durumdur. Bugüne kadar görev yapmış Milli Eğitim Bakanlarımız eğitime özel ilgi duymuş ve bu alanda çalışırken çok samimi duygularla iyi niyetle hizmet etmiş olabilirler. Fakat gelinen noktada bu iyi niyetlerin ve samimiyetin yetersiz olduğunu yaşayarak öğrenmiş olduk. İyi niyet, hiçbir zaman eğitimin ve tecrübenin yerini tutmuyor. Yani iyi niyetle eğitimini almadan hekimlik yapılamıyorsa, eğitimcilik de yapılamaz. Öğretmenlik, pedagojik eğitim alınarak ve her yıl yeni tecrübeler eklenerek yapılacak bir meslektir. Bu mesleği hafife alanlar, bedelini ülkelerinin geleceği yıkmakla öderler.
Eğitimdeki problemlerin çözümü sadece bakanın aldığı eğitim ve mesleğiyle çözülebilecek problemler değildir. Fakat çözüme giderken çıkılan merdivenin ilk basamağıdır. Bu basamak atlanarak diğer çözüm yollarına geçilmemelidir.
Düşünce dünyası ve branşı ne olursa olsun “öğretmenlik” eğitimi almış ve fiilen ilköğretimde veya lisede öğretmenlik yapmış bir bakanın eğitime bakışı her zaman diğerlerine göre daha farklı olacaktır. Danışmanlarından duyduğu veya öğrencilik yıllarında bir ergen-öğrenci gözüyle yaşadıkları eğitimde çözüm olamaz.
Eğitimdeki bir diğer yanlış anlayış da akademisyenlerin her alanda başarılı olduğu anlayışıdır. Tıpkı televizyon programlarındaki her konudan anlayan akademisyenler gibi. Bir bilim insanı hangi alanda doktora ve sonrasındaki tezleri hazırlamışsa o alanda başarılıdır. İsminin önünde akademik unvanı olanlar her şeyi bilen insanlar olamazlar. Onlar kendi alanlarının uzmanlarıdır.
Yıllardır eğitimine ve mesleğine bakılmaksızın eğitim bakanlığına akademik unvanlı bilim insanları atanmaktadır. Üniversitelerdeki akademisyenler kendi uzmanlık alanlarında çok başarılı olabilirler. Mutlaka bu kişilerin çalışmalarından ve tecrübelerinden ülke olarak faydalanmak gerek. Yine onlardan çok başarılı YÖK başkanı, rektör veya dekan olabilir.Fakat Milli Eğitim Bakanlığı’nın kapsam alanı üniversite değil; ilkokul, ortaokul ve lise eğitimidir. Çözüm, bilim insanlarını eğitim alanlarına bakılmaksızın rastgele bakanlıklara veya müdürlüklere atamak olmamalıdır.
Bazen ders kitapları varken neden yardımcı kaynaklara gerek duyuluyor? Sorusu tartışma konusu olmaktadır. Yardımcı kaynakların bakanlık tarafından alınan sınırlandırıcı kararlarına rağmen devam etmesinin elbet bir altyapısı vardır. Bugün ülkemizde ücretsiz dağıtılan ders kitaplarının birçoğunun öğretmenler tarafından kullanılmıyor olmasının temel sebebi kitabı hazırlayan ekiptedir.
Ders kitapları milli eğitimdeki öğrenci seviyesinden bihaber olanlar tarafından hazırlanınca; ders öğretmeleri de arazide çalışan tecrübe sahibi öğretmenlerin hazırladığı yardımcı kaynakları kullanmak zorunda kalıyorlar. Çünkü bu kaynaklar öğrencilerin seviyeleri ve ihtiyaçları göz önüne alınarak hazırlanmıştır. Yani alanından habersiz olanların hazırlattıkları kitaplar ne kadar öğrenci ve öğretmene yabancıysa, alınan kararlar da o kadar yabancıdır.
Son olarak bu konuda şu soruyu da sormadan yazıyı bitirmek istemedim:“Acaba Milli Eğitim Bakanlarının eğitimciler içinden atanmamasının ABD ile 1949 yılında imzalanan ve 13 Mart 1950 tarihinde TBMM’de 5596 sayılı kanunla kabul edilen Fulbright Eğitim Komisyonu anlaşmasıyla ilgisi olabilir mi?” (En azından bu tarihten sonrasındakiler için)
Son atanan Milli Eğitim Bakanımız Profesör Mahmut Özer’e başarılar dilerken, bir sonraki bakanın eğitimci olması dileği ile…