Değerli dostlar konu eğitim sorunları olunca; akan sular durmak şöyle dursun tersine akmakta, yaz-kış arpa yiyerek azgınlaşan ve gözleri kararan atlar gemi azıya almakta, tersine akan sulara yeni rotalar çizilmekte ve gemi azıya alan atlar da artık binicisine göre at gibi kişnememektedir!.. Tüm eğitim Bilimciler ve Eğitimciler olarak şuana kadar hep “Eğitim Bilimleri Literartüründeki” bilimsel kavram ve ifadeleri kullanarak çok yazdık ve çizdik ancak; ne yıkılmaya başlayan okul duvarlarına bir tuğla koyabildik, ve ne de daha yeni ve modern bir okul ve eğitim - öğretim yaklaşımlarını inşa edebildik. Kronikleşen ve çözümü olmayan sorunlar; hep yeni sorunlar üretmekte ve adeta öğrenilen çaresizlikler misali tükenmişlik sendromu yaşamaya başlıyoruz. Çünkü alabildiğine harmanlanarak tersyüz edilen bir dünyada, doğal olarak at izi it izine karışmaktadır. Hatta ben daha da ötesine giderek, diyebilirim ki; atlar et yemeye ve itler de ot yemeye başlamışlar. Ne kadar başarılı olabilirler bilmiyorum amma, yaratılış, biyolojik ve fıtrati gerçekliklere aykırı olsa da; atlar kendilerini it sanarak havlamaya ve itler de kendilerini at sanarak kişnemeye başlamışlar. İşin garip tarafı; ne at it olabilmiş ve ne de it at olabilmiş. Sadece kendilerini öyle sanmaya devam etmekten başka bir çıkar yolları da muhtemelen kalmayacaktır.
Son günlerde LGBT temelinde bir cinsiyet farkındalığı tartışması ve buna bağlı olarak ta eğitim sistem ve programlarının yeni kuşakları kültürleme misyonu ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Eğer bir toplum varlığını yine kendisi olarak sürdürecekse; tartışmasız kendi öz ve milli kültürünü elbette ki maddi ve manevi boyutlarıyla yeni kuşaklara sağlıklı olarak aktarmak, yeni nesillerin bu kültürel değerleri özümsemelerini ve benimsemelerini sağlamak, nihai olarak ta; gençlerin bu değerleri bilim ve teknolojik gerçekliklerle yeniden düzene koyarak bütün insanlığa katkı sağlayabilecek medeniyet değerlerine dönüştürmek olacaktır. Türk ve Avrupa Eğitim Tarihi incelendiği zaman, geçmişte bu ve benzeri sapkın zihniyetlerle inşa edilmiş bir medeniyet göremezsiniz. Medeniyet inşa etmek şöyle dursun, böyle bir zihniyetin geliştiği toplumlar, içlerindeki iyilerle beraber toptan helak edilmişlerdir. Burada; “iyilerle beraber” ifadesi de çok iyi değerlendirilmelidir. Bilinmelidir ki; bin yıl yaşayacak olan bir zehirli yılanın, “bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın” diyene değmemesi ihtimal dışıdır.
Değerli kardeşlerim, bunca yıllık bir “Eğitim Bilimci” olarak şu ana kadar edindiğim öğrenme ve okuduğum yaklaşım ve kuramlar, gelişim ve öğrenme psikolojisi çerçevesinde çocukların bebeklik ve çocukluk dönemlerinde cinsiyetlerinin farkında olmamaları diye bilimsel bir ifade ve ibareye rastlamadım. Aksine bu rollerin mutlaka farkına varılmasının gerekli olduğu, cinsiyet statüsünün gereği ve toplumun beklentisi olan rollerin de mutlaka kavratılmasının önemli olduğu hep belirtilmiştir. Sağlıklı toplumsal yapının temeli olan aile kurumu bütün toplumların en vazgeçilmez toplumsal kurumdur. Bir toplumu imha etmenin yegâne yolu, o toplumun aile kurumunu dejenere etmek ve çökertmektir. Aile üyelerinin statü ve rollerini insanın varlık nedeni olan ahlâkî ve kültürel değerlere maddi ve manevi bir müdahalede bulunmak, suyun tersine akmasına rota çizmeye benziyor. Değerli dostlar, kimsenin kendi tercihi olan yaşam alanına müdahale etmek gibi bir derdimiz yok. Bizim derdimiz çocuklarımızı ve gençlerimizi kendilerine verilmiş statülerini kavratmak ve o statülerin toplumun beklentisi olan rollerini ideal roller olarak ifa edebilmelerini sağlamaktır. Çünkü toplumun sağlıklı olarak devamlılığı da buna bağlıdır.
Muhterem kardeşlerim, ahlâk ancak başkalarıyla olan ilişkilerde ortaya çıkar ve insanların ahlâklı olup olmadıklarına karar verilebilir. Henüz kendi cinsiyetinin farkında olmayan ve cinsiyetinin rollerinin ne olduğunu bilmeyen bir çocuğun/gencin ahlâkî olan ve olmayan davranışları kime ve neye göre belirleyeceği kaotik bir sorundur. Bu duruma bağlı olarak bir karakter ve kişilik zafiyeti ortaya çıkar. Varlığın ve var olmanın doğasına uygun olarak kendisi olamayan, olmamış bir çocuğun bir başkası olması; aklın bilimi felsefesi olan mantığa aykırı, imkân ve ihtimal dışıdır. Bazı istatistiksel verilere bakıldığı zaman, cinsiyet değiştirme temayülü olan veya değiştiren bireylerin olduğuna şahit oluyoruz. Kim neden ve hangi ihtiyaçlar çerçevesinde böyle bir yola başvurduğu konusu üzerinde detaylı inceleme ve araştırmaların yapılması çok önemli bir zaruret halini almıştır. Bir sorunu çözmek için o sorunun sebeplerini bilmek gerekir. O zaman soru şu; peki neden bazıları böyle bir yola giriyor ve neden böyle bir tercihte bulunuyor? Böyle bir halin sebeplerini; 1. psikolojik ve 2. sosyolojik ve hatta belki biraz da ekonomik açılardan ve hatta topyekun bir istismar boyutuyla değerlendirmek durumundayız. Yansıtma; yaşayan organizmaların geçirdikleri yaşantı, tecrübe ve deneyimler temelinde edinmiş oldukları öğrenmeleri bir türlü işe koşmaları, çevreye ve ortama uyum sürecinde tutunma argümanları olarak görürler. Bireysel psikolojik terapi uygulamalarında benzer temayüller fark edilmektedir. Birinci derece yetişkin yakınları veya başka akranları tarafından ahlâksızca isteyerek veya istemeyerek bir türlü istismara hatta cinsel istismara/tecavüze maruz kalan bireylerin toplumun genel ret alanına giren bu durumun psikolojik travmasından kurtulmak için yaşadıkları olayı ve ona bağlı olarak gelişen olguları legalleştirmeye çalışmaları; kendilerine ortam oluşturma ve yansıtarak taraf devşirme şeklinde yansıtma olarak düşünülebilir. Tam da bu noktada toplumsal düzeyde dillendirilen bir gerçekliğe vurgu yapmak istiyorum. Hani halk diliyle; “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.” Eğer olduğun gibi görünmezsen, ortaya koyduğun sahte/sapkın görünüşe uyan oluşlar ihdas etmeye ve peşinden koşmaya başlarsın. Değerli kardeşlerim, muhtemel fizyolojik ve biyolojik problemler temelinde ortaya çıkabilecek sorunların tıp biliminin geldiği bu noktada çözüm yolları bulunmuştur. Onların durumu bu konu dışındadır.
Bahse konu olan bu sorunun çözümü; toplumun en temel ve çekirdek birimi olan aile kurumuna temel gerçekliklerle ilişkisi olmayan, insan doğasına ve fıtratına uymayan naylon ve sentetik gerçekliklerle üretilen sahte kurumlarla alternatif oluşturmak olamaz. Çünkü bu sürecin kendisi başlı başına deforme edici ve çürütücü bir süreç ve onun sonucudur. Toplumsal ve bireysel açıdan tüm ahlâkî ve kültürel değer ve normların dışında olan bu sorunun ortadan kaldırılması için öncelikli olarak ailelerin ve tüm gençlerimizin gelişim ve öğrenme psikolojisi bağlamında eğitilmesi gerekiyor. Her zaman olduğu gibi batı emperyalizmi kendileri dışındaki toplumsal yapıları asimile etmek, deforme etmek ve bir daha ayağa kalkamayacak şekilde çürütmek için çok önemli kaynaklar ayırmakta ve bu durumdan yararlanmaya çalışmaktadır. Varlık sebebimiz olan ve kadim milli ve manevi değerlerimizin inşa edildiği kurum olan aile kurumuna alternatif bir model gibi yeni bir aile kurumu tanımlaması yapmak; aynı zamanda sosyolojik bir tasarımdır. Aziz dostlar, çocuk ıslah ve bakım evlerinde yaşanan istismar olaylarının sosyal medyada tartışma konusu haline geldiğini görüyoruz. Bu yuvalara korunma adına sığınan bu yavruların henüz çocukluk dönemlerinde, imansız, namussuz ve ahlâksızca istismar edilerek uyuşturucu ve fuhuş çetelerine mahkum edilmeleri, mahkemelere intikal eden soruşturmalara rağmen, insan ve onun eğitimi odaklı önleyici tedbirlerin eksiksiz alınamadığı gibi bir algı oluşmaktadır.
Eğer bir toplumda yetim hakkına el uzatanlar, haksız ve hukuksuz kazanç elde edenler, adaletin temeline mülkü koyanlar, hiç yorulmadan dinlenenler, acıkmadan doyanlar varsa; orada ortaya çıkan hırsız ve arsızların aslına beş aşık verdikleri servetlerini harcamak istedikleri en öncelikli alan nefse ve bedene haz veren uğraşı alanları olacaktır. Bunun bir ayağı fuhuş ve bir ayağı da uyuşturucudur. Çocuk ıslah evlerinde yaşanan istismar olaylarının kurbanlarının bu manada ilişkilerinin ne olduğu konusunda çok ayrıntılı incelemelerin yapılması, belki yeni kurbanlar ortaya çıkmadan korunmaları için önemli olacaktır. Değerli dostlar, bütün bunlar temel değerler eğitimi sorunlarıdır. Yüzleştiğimiz eğitim sorunlarıyla bireysel ve toplumsal düzlemde karşı karşıya geldiğimiz zaman, hep ortaya çıkan sonuçlar üzerinden okumalar yapıyoruz. O durumda bile sonuçlara müdahale ederek geleceği kurtaramıyoruz. Hatta iyimser hayaller bile kuramıyoruz.
Milli Eğitim meselesi çerçevesinde öğretmen yetiştirme sorunumuz daha da kronikleşerek devam ediyor. Uzman öğretmenlik ve baş öğretmenliği sadece maddi gelir boyutuyla bir sınava bağlı hale getirmek doğru değildir. Unutulmamalıdır ki; bilim parmak hesabıyla yapılamaz. Eğer bunlar birer kariyer se, işin bir bilimsel boyutunun olması gerekmez mi?!.. Bu konuda yapılan araştırmalara katılan öğretmenlerimizin görüşleri de bizi teyit etmektedir. Bunun toplam kalite yönetimiyle alâkası yoktur. Yüksek lisans eğitimi alan hocalarımız yasal olarak uzman öğretmen ve doktora yapanlar ise doktor unvanını almaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı üniversitelerin ilgili bölümleriyle protokol yaparak öğretmenlerimize yüksek lisans ve doktora yapma imkânı verebilmektedir. Öğretmen kalitesinin artırılması ancak bu tür planlama ve uygulamalarla mümkün olabilir.
Şu an belki baş vurmadığı için atanmamış ve özel eğitim kurumlarında görev yapan ve hali hazırda yüksek lisans yapmış ve doktora eğitimlerini bitirmiş veya devam eden öğretmen öğrencilerimiz var. Birkaç kez dile getirmeme rağmen Milli Eğitim Bakanlığının bu öğretmen adaylarını hiçbir başka şarta bağlamaksızın atanmaları ile ilgili talebim dikkate alınmadı. Umarım kıymetli Bakanlık yetkilileri bu talebimi dikkate alır ve bu konuda bir karar alırlar. Özel okullarda ve dershanelerde görev yapan öğretmen adaylarımızın durumları içler acısıdır. Bu konuda bakanlık yetkililerinin sorunu kökünden çözecek çözümler üretmesi kaçınılmazdır. Esasında bu öğretmen adayları da yeteri kadar tecrübe ve deneyime sahiptirler.
Bir diğer acıtıcı sorun da pedagojik formasyon eğitimi sertifika programıdır. Bu programın gerekip gerekmediği üzerinde durulmalı, ancak alan uzmanlarından oluşacak çalışma komisyonlarıyla yapılacak istişarelere dayalı olarak kararlar alınmalı ve uygulanmalıdır. Formasyon eğitimi derslerinin lisans düzeyinde seçmeli ders olarak verilmesi veya tezsiz yüksek lisans eğitimi şeklinde uygulanması düşünülebilir. Bu eğitimi verecek fakültelerin kendi bünyelerinde Eğitim Bilimleri Bölümleri oluşturmaları ve yeteri düzeyde öğretim üyeleri almaları düşünülebilir.
Selam, sevgi ve saygı ile.