Eğitim, “bilgi yükleme” değil; uygulamadır. Merkezinde “insan” vardır. İnsan bir kadavra değil; canlı bir varlıktır. Allah’ın sanatının yeryüzüne yansımasıdır. Onu yaratan Rabbimizdir. İnsana öyle cevherler yüklemiş ki!.. Mizaç ve yetenek bunlar arasındadır. Ayrıca, her insan ayrı bir alemdir. Bir hikmete bağlı olarak, belki her meslek grubunda bir denge sağlanması için, her insanın mizaç, yetenek ve becerilerinde farklılık vardır.

Eğitimci, önce insanı tanımakla işe başlamalıdır. Çünkü, insanda nice cevherler yüklüdür. Fakat, ham madde halinde durmakta, eğitilip faydalı hale dönüştürülmeyi beklemektedir. İnsan hem manevi, hem de maddi yönüyle tanınmalıdır.

Özellikle manevi cephesinde o kadar büyük cevherler var ki!. İrfan, iz’an, hikmet, bilgelik, feraset, basiret, marifet gibi cevherler bunlar arasındadır. Biz Müslümanlar olarak, insanın bu özelliklerini keşfedip açığa çıkardığımız dönemlerde “insanlığın öncüsü” olduk. Dünyaya ilim, irfan öğrettik. Büyük medeniyetler kurduk.

Batı insanı manevi değerlerden yoksundur. İnsanı yalnız maddi yönüyle ele alır. Maddi özellikleri ile insanı tanımlar. Mesela, OECD, insanın “ekonomik” yönünü; Freud cinsiyetini öne çıkarır. İnsandaki manevi cevherlerden habersizdir. Eğitimini bu anlayış, algılama ve değerler üzerine kurmuştur. Batı’nın kalkınması yalnız “maddeciliği” esas alır. İnsandaki nice cevher eğitime yansımaz.

METODOLOJİ ÖNEMLİ

Türkiye, Tanzimat döneminden bu yana Batılı normların etkisindedir. Batı’nın sosyal yapısı, algısı, çarpık ölçüleri eğitimimizi esir almış durumdadır. Kendi metodolojimizi (yöntem) bırakmış; Batı’nın metodolojisini almışız.

Bize göre insan yetiştirmek yerine, Batı standartlarını kullanıyoruz. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından itibaren ABD’li Filozof John Dewey’in eğitim modelinin; 1950’den itibaren de Fulbrigt Eğitim Anlaşması’nın etkisinde eğitim yapmamız bunun açık örneğidir.
Türkiye kendi bünyesine uygun, kendi faydasına yönelik insan yetiştiremeyen bir ülkedir. Tanzimat’tan bu yana bunun metodolojisi bile terk edilmiştir.

Eğitimi yöneten ve uygulayanlar da dahil, Türkiye’de eğitimden şikayet etmeyen bir Allah’ın kulu yok gibidir. Cumhuriyet döneminde onlarca kez “yeni sistem” denemesi yapılmış; hiçbirisi bekleneni verememiştir. Eğitimin iyi bir noktaya gelmesi için, önce eğitimimizi yabancı ayrık otlarından temizlemeliyiz. Gerçekten “yerli” ve “milli” olana yönelmeliyiz.
Jean Jac Rousseau şöyle der: “İnsanların yasa yaptığını herkes bilir; fakat yasaların insan yaptığını pek az kişi bilir.” Her sistemin kendine özgü kuralları olur. Her devletin kanun, yönetmelik, genelge ve mevzuatı vardır. Bunlar insanı şekillendirir. Eğitimin de “metodolojisi” var. Kendi “eğitim metodolojimizi” oluşturmalıyız.

İBNİ SİNA, GAZALİ NİYE YOK?

Eğitimin yabancı etkisi altında olması konusu yalnız bugünün problemi değildir. Mehmet Akif 1919’da yazdığı “Asım” adlı eserinde, İslami değerlerden uzaklaşan eğitimin acıklı durumunu diyalog ve nükteli üslubu ile anlatır. “Kazmaya kuvvet, sür’atle” bu değerlerimizi yıktığımızı belirtir.

Şairin “Zulmü Alkışlayamam” adlı şiiri de bu bölümdedir. Akif, bu eserinde, “Müslümanlık bu değil, biz yolumuzdan saptık” der. Yabancı etkisi; eğitimimizi bozduğunu, dünyayı imrendiren şahsiyetler yetiştirmemizi engellediğini anlatır:

“Medresen var mı senin? Bence çoktan yürüdü. / Hadi göster bakayım şimdi de İbnü’r Rüşd’ü? / İbni Sina niye yok? Nerde Gazali görelim? / Hani Seyyid gibi, Razi gibi üç beş alim?”
Akif’in, “Halik’ın namütenahi adı var, en başı: Hak. / Ne büyük bir şey kul için hakkı tutup kaldırmak!” diyerek kurtuluşun reçetesini verdiği beyitler de burada: “Hani, Ashab-ı Kiram, ayrılalım, derlerken, Mutlaka ‘Sure-yi ve’l Asrı’ okurmuş, bu neden? / Çünkü meknun (gizli) o büyük surede esrar-ı felah; / Başta iman-ı hakiki geliyor, sonra salah, / Sonra hak; sonra sebat. İşte kuzum insanlık. / Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.”
Eserinin sonunu, “Şu boğaz harbi…” diye başlayan “Çanakkale harikası ve şehitlere övgü” ile taçlandırdığını da hatırlatalım.

MANEVİYATÇI EĞİTİM

İnsanı kendi toplum yapımız, değerlerimiz, algılarımız üzerinden tanımalıyız. Fıtrata uygunluk ve tabilik böyle olur. Çocuklar, Osmanlı Sıbyan Mektepleri’nde öğrenime, uyandıkları zaman başlarlardı. İşte, eğitimde fıtrata uygunluk ve tabilik…

Her yarışma eşit şartlarda yapılır. Batı tipi eğitim, farklı mizaç ve yetenekteki öğrencileri yarıştırmaktan o kadar hoşlanır ki!.. Biz, 7 yaşındaki çocuğa 40 numara ayakkabı; 40 yaşındaki kişiye 7 yaşındaki çocuk gömleği giydirilemeyeceğini veya terziye şeker çuvalı götürüp, “Bundan şahane bir takım elbise dik” denilemeyeceğini biliriz de; farklı mizaç ve yetenekteki insanların birbiri ile yarıştırılamayacağına akıl edemeyiz. Bunu insanı tanımamakla mı, akıl tutulması ile mi, kasıtlılık ile mi açıklayacağız?

Yanlışlık evde başlıyor; okulda devam ediyor. Baba çocuklarına şunu yapana, bunu bilene şu hediyeyi vereceğim, diyor. Mesela, zeka yaşı 90 ile 120 aralığında değişen çocuklarına aynı maratona tabi tutuyor; önde gelenlerine ödül veriyoruz. Okullarda takdir, teşekkür, onur ödülleri verilmesi o kadar yanlış ki!..

Bu şekildeki ödül anlayışı insanı ayrıştırıp ötekileştiriyor. Aile, evdeki çocuklarına yaş, mizaç ve yetenekleri ile uyumlu iş ve görev vermelidir. Okullar da öyle!
Öğrencileri öyle bir yarışa sokuyoruz ki, mesela, zeka yaşları 90-120 aralığındaki bir sınıfta, elbette 120 veya ona yakın zeka yaşında bulunanlar yarışı kazanacak. Ya zeka yaşı 90-100 civarında olanlar? Yüz sene yarışmaya katılsalar takdir, teşekkür, onur belgesi alma şansları yok. Bu çocuklar ödül alanlara soğuk bakar, belki de düşman olurlar. Bu uygulamanın adına “eğitim” denir mi?

EĞİTİM, ‘ÖĞÜTÜM’ OLMASIN!

Psikolojik rehberlik, aile danışmanlığı, çocuk eğitimi, dikkat gelişimi, pedagoji gibi alanlardaki çalışmaları ile tanınan Mürşit Ekmel Aybek, eğitimin insan öğütme makinesi gibi çalıştığını şöyle anlatır: “Birbirinden farklı renk, anlayış ve mizaçtaki insanlar, okul denilen fabrikalara alınır; kıyma makinesinde doğranır gibi doğranır.”

Bu sözler, eğitimin fıtrat ve insan yapısı dikkate alınarak yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılıyor. Sayın Aybek, eğitimde akıl, kalp ve nefis merkeze alınmalı, diyerek, çocukların duygu ve sevgi boyutunun beslenmesi gerektiğini anlatır: “Gönül ve sevgi dili kullanılmalı, güler yüz gösterilmelidir. Efendimiz (s. a. v.) insana affedici davranırdı. Aslolan çocuğun kendini değerli, yeterli ve güvende hissetmesidir.”

Eğitimin görevi, muhatabındaki cevheri keşfetmesi, onları işleyerek faydalı hale dönüştürmesidir. Öğrenciyi eğitmek adına onun fıtratı, tabiliği bozulmamalıdır. İnsanlar birbirini anlamaya başladıkça, aralarında “benzeşme” başlayacak, problemler sona erecektir. Bizim değerlerimiz her insanı mutlu etmeye yetecek kadar güçlüdür.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum