NEREDEYSE eğitim konusunda konuşmayan kalmadı. Eğitimciler, düşünürler, ilim insanları, yazarlar gibi her seviyedeki insan görüş bildirdi. Nurettin Topçu, “Türkiye’nin Maarif Meselesi” kitabını yazdı. Millî Eğitim Bakanları büyük ümitlerle eğitime kalite kazandırmaya çalıştı. Hepsi iyi niyetliydiler. Bunlar milletimizin beklentisine cevap veremedi. Bugün, eğitim sisteminden yakınmayan yok. Bunda bir “bit yeniği” yok mu, dersiniz?

Eğitimi mesele edinenler millîlik, yabancılaşma, kalite, öğretmen yetiştirme modeli, katılımcılık, müfredat, fıtrat, aile, insanı tanıma, öğretmenlik meslek kanunu gibi pek çok konuda görüş bildirdiler. Niyetleri, bünyemize uygun bir eğitim sisteminin kurulmasıydı. Hepsi eğitimin problem veya çözümlerini dile getirdiler. Konuyla ilgili sempozyumlar, çalıştaylar, akademik çalışmalar yapıldı. Kitaplar hazırlandı. Güzel fikirler ortaya çıktı. Faydalı olduğundan şüphe yok.

SİSTEM VE MÜFREDAT

NURETTİN Topçu, eğitimin temel probleminin “sistem” ve “müfredat” olduğunu söyler; “vasıflı öğretmen” yetiştirilmesini ister. Öğrenimde seviyeyi esas alır: “Çocuğa ilköğretimde “merhameti”, ortaöğretimde “adaleti” kazandırın.”

Millî Eğitim; Kültür ve Turizm Bakanlıkları da yapmış olan Erkan Mumcu, eğitimdeki bugünkü sınav sistemini “tasarlanmış cinayet” olarak görür: “Seçme, yerleştirme, yani sıralama sınavları cinayettir. Bizden olanları muktedir, bizden olmayanları mağdur yapmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir cinayet yok.” (Haberglobal, 24. 9. 2020)

Bunları duyduktan sonra, Amerikalı Yazar John Taylor Gatto’nun, “Zorunlu Eğitimin Karanlık Dünyasında Yolculuk” alt başlığıyla yazılmış, “Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı” adlı eseri aklıma geldi. Eğitimin kitlelere olan negatif etkisini düşünerek ürperdim.

İçte ve dışta, İslâm’a, kutsal kitabımıza yapılan saldırıları düşündüm. Nurettin Topçu’nun eğitimde kademeli olarak “merhamet”, “adalet” duygularının kazandırılması tavsiyelerini yeniden hatırladım. İslâm’a saldıranların bile kurtuluşunun Kur’an’da olduğu gerçeği aklıma geldi. İslâm “barış”, “esenlik” anlamında.

EĞİTİMDE YABANCI PARMAĞI

EĞİTİM konusundaki tartışmalardan biri de emperyalistlerin bu alana müdahalesidir. Buna, Amerika’nın, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında hazırladığı John Dewey raporlarını; 1950’den itibaren de Fulbright Eğitim Komisyonu’nun eğitimimize müdahalesini örnek gösterebiliriz. Ne yapılsa, bir türlü eğitimde kendimizle örtüşen bir “sistem” oluşturamıyoruz. Yusuf Kaplan yabancı etkisini şöyle anlatır:

“Kültürde bir şey yapamıyoruz; bu masonik, baronik şebeke tam anlamıyla iktidar! Nefes aldırmıyor! Eğitimde elimiz, kolumuz bağlı; en güçlü eğitim kurumları masonik şebekenin kontrolünde; eğitim bakanlığına onlar çekidüzen veriyorlar. Bu ülkenin bin yıllık kültürünün altı oyuluyor; bu ülkenin genç kuşakları mankurtlaştırılıyor.” (Yeni Şafak, 19. 6. 2020)
Millî Gazete, 17. 3. 2017’de, “Rotary’e Eğitim Desteği” manşetinde, yayınlanan “gizli” genelgeyle Rotaryenlerin desteklenmesi talimatının verildiği açıklanıyordu.
BİR HABER

MİLLÎ Gazete, 8. 9. 2021’de de, Masonlar AKP döneminde güç kazandı, diyerek, “Millî Eğitim Mason Kıskacında” başlığıyla şu haberi geçiyordu:

“İzmir, İstanbul, Gaziantep, Samsun, Aydın, Kars, Adana, Bursa gibi illerde Rotary, Lions isimleri ile pek çok ilk, orta, lise düzeyinde okul, bilim ve sanat merkezi, kulüp, eğitim merkezi bulunuyor. Çoğuna Ziya Selçuk döneminde -pandemi de fırsat bilinerek- izin verildi.”

KENDİMİZİ SORGULAYALIM

EĞİTİM konusundaki çalışmalarıyla tanınan akademisyenlerden biri de Prof. Dr. Selâhattin Turan! “Gençlik ve Liderlik” başlıklı sunumunu dinleme fırsatı buldum. Konuşmasına, “Batı’nın Rönesans’la kendini sorgulama sürecine girdiğini” söyleyerek başladı. Farabî’yi örnek göstererek, İslâm’ın ilerlemesinin “tenkit ahlâkı” sayesinde olduğunu anlattı. Fulbright’in “Eğitimin Batılılaştırılması” olduğunu belirtti. “Millî Görüş’ün kökünün bu topraklarda olduğunu” söyledi.
Sayın Turan, analizinde gençlerin yetersiz kaldığı alanları maddeler halinde sıraladı:

  1. Gençler kendini tanımıyor; “eleştirel düşünce ahlâkı”ndan yoksun!
  2. Problem çözme; karar verme yönü yetersiz.
  3. Kendini tanımayan başkasını tanıyamaz.
  4. İletişim becerisi, okuma alışkanlığı eksik.
  5. Ahlâkî duygusu zayıf!
  6. Sorumluluk duygusu; rol-modelleri eksik!
  7. Sosyal ağları aktif kullanıyor; okumuyor, ama izliyor. Görsel öğreniyor. Fikir, edebiyat, sanat, şiir, musikî yanı zayıf. Dünyayı tanıma, anlama, anlamlandırma yönü eksik.
    Bunlar karşılıklı müzakerelerle ele alınmalı. Plan ve programlı olarak gençlerin eksik kaldığı yönleri tamamlanmalıdır.

ELEŞTİREL DÜŞÜNME DERSİ

BOSNA-Hersek’in efsane liderlerinden Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, Müslüman toplumlardaki eleştirel düşünme eksikliğini şöyle anlatır: “Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm merkeplere eleştirel düşünme dersi koyardım. Batı’nın aksine Doğu, bu acımasız mektepten geçmemiştir; birçok zaafın kaynağı budur.”

Bizde “eleştirel düşünme” kavramı anlaşılmış değildir. Eleştiri (kritik) deyince toplumda, bir yazar veya eseri karalama, yerden yere vurma anlaşılıyor. En belirgin örneğini de sözde politikacılarda; onların işbirlikçilerinde görebilirsiniz. Bunun eleştiri (kritik) ile uzaktan, yakından ilgisi yok. Buna ancak “karalama” veya “kara propaganda” diyebilirsiniz.

Eleştiri (kritik) bunlardan farklıdır. Eleştiri, bir düşünce, proje veya eserin zayıf ve güçlü yanlarını görmektir. Bu neyi sağlar? Bir düşünce veya eserin eksik veya başarılı yanlarını görmeyi!.. Bu; daha güçlü, etkili, kalıcı eserler ortaya koymanın kapısını aralar.
Eski eserlerde, eleştiri (kritik) anlamında, “Tenkit ahlâkı” gibi bölümler olurdu. Tenkidin usulü, yöntemi anlatılırdı. Şark toplumları olarak, “Allah’a inanıyoruz. Dinimiz İslâm! Kitabımız Kur’an! Bunlar ifrat ve tefritten uzak, eksiksiz, fazlasız tastamam bilgilerdir” diye inanırız. Bunlarda hepimiz hemfikiriz. Eleştirel yaklaşımda ele alınacak konu; kadîm değerlerimizi, İslâm’ı, Kur’an’ı doğru anlıyor ve iyi temsil edebiliyor muyuz?, meselesidir.

ELEŞTİRİ YAZARI

GÖRÜLÜYOR ki, eleştiri yazarı; eser verenlerden daha birikimli, donanımlı, çok okuyan, dünyayı tanıyan, öngörüsü sağlam, vukuf ehli olmalıdır. Düşünce disiplinine sahip olmalı; analitik düşünmeyi bilmelidir. Âdil, entelektüel, alçak gönüllü, tarafsız, güvenilir, dürüst bir insan olmalıdır!

Bunun için, okuma ve öğrenmenin bir sevda, tiryakilik haline geldiği bir atmosfer oluşmalıdır. Okullar, önce okuma ve öğrenme sevgisi kazandırmalıdır. Cahillerin yaptığına eleştiri (kritik) değil; “karalama” denir. Eğitim, önce öğrenciye “eleştirel düşünmenin yolu”nu açmalıdır.

SİSTEMATİK DÜŞÜNME
SİSTEMATİK düşünen insan olarak Erbakan Hoca’yı tanıdım. Motor profesörü olarak makinayı parça parça ele alırken, onun “bütün” içindeki yerini dikkatten uzak tutmazdı. Parçaların uyum içinde çalışmasıyla makinanın (sistemin) sağlıklı işleyeceğini biliyordu. Parçalar var; fakat, makinanın (sistemin) kurulması gereklidir.

Erbakan Hoca, ilim adamlarına verdiği bir konferansında “bina” örneğini verdi. Evin kapı, pencere, merdiven benzeri parçaları yapılıp depoya konuluyor. Bunları bir araya getirirsek bina (sistem) ortaya çıkar.

Sistemi kurmayı öğreten adres Millî Görüş’tür. “Sistem” anlayışıyla yapılmayan çalışmalar kişisel çıkara hizmet eder. Böyle bir zihniyetten “sağlıklı bir sistem” çıkmaz. Türkiye Millî Eğitimi, bunca ayrık otlarına rağmen “eleştirel düşünme dersi” koyabilir mi dersiniz?

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum