“Eğitim öğretimde temelde bir sıkıntı var, bunu hep beraber hissediyoruz.” diyerek başlıktaki soruyu cevaplandırmaya çalışanlarımızın sayısı kanaatimce oldukça fazla. Bu durumun oluşmasının günahını bir yerlere yamama gayretine girmeyelim. Olaya çözümcül yaklaşırken farklı bir takım gerçeklerin varlığı veya dayatmalarının olduğunuda dikkate almak zorundayız.

Çocuklarımızında güzelliklerle donatılmış şekilde yetişmiş olmasını, iyi olanı severek yapmasını, hayırda yarışmasını, kötü olanı yaptığı zaman da içinin rahat etmemesini ve huzursuz olmasını isteriz. Ama her geçen gün tersi oluyor. Bir takım yanlışlar yapılıyor. Bunları yapanlar veya bunları gördüğü hâlde göz yumanların varlığıda bir gerçek.

Kınanma, Ayıplanma ve Utanma Ahlak Konusudur
Çevreyi, mahalleyi umursuyor veya takıyor iseniz ayıplanmaktan, kınanmaktan çekinirsiniz, itibar konusu eder ve önemsersiniz. Çevre veya mahallenin, mahalle baskısı denilerek horlanıp saf dışı bırakılması, “Özgür ol.” denilerek “El-âlem ne derse desin.” havasının medyası, modası ve tüm özendirici reklam unsurları ile ölçüsüzce pompalanması sonucunda oluşan rüzgârın toplumsal etkileşimi sağlaması kişilere cesaret vermekte ve kişilerin aslında utanılması gereken davranışları yapabilmesini kolaylaştırmaktadır.

Günah ve Sevap Din Konusudur
Allah’ı, Resulü’nü ve göndermiş olduğu dinin emir, ilke ve prensiplerini umursuyor veya takıyor iseniz günah işlemekten çekinirsiniz. Bu dünyada olmasa bile öldükten sonra zerre miktarı da olsa yanlışlarınızın hesabının mutlaka sorulacağının bilincinde iseniz hesabın acı gerçeği karşısında bunu önemsersiniz.

Ancak dinin vicdanlara hapsedildiği, yaşanılır olmaktan çıkarılıp saf dışı bırakıldığı ve geri kalmanın suçlusu gösterildiğinin her ortam ve fırsatta ince ince işlendiği, çağdaşlık söylemiyle “Din ne derse desin, hayatını yaşa…” denilerek sunulan bencilliğin ölçüsüzce pompalandığı bir toplumda günah, sevap hassasiyetiyle şuurlu bir davranışta bulunmanın beklenmesi hayalden öteye geçemeyecektir.

Hepimiz biliyoruz ki din bize “İçtiğin sigaranın izmaritini veya yediğin çikolatanın ambalajını yere at, piknik yaptığın yerde çöpünü ortalıkta bırakıp git, böyle yaparsan cennetliksin.” demiyor. Hâl böyle olmakla birlikte bu yanlışlıkları yapanlar ile ilgili “İşte bu pisliği bırakıp gidenler Müslüman. Batı’ya git bak, böyle mi?” denilerek dolaylı olarak İslâm’a yollamada bulunulduğu da ayrı bir gerçek. Bu tür söylemlerde bulunanlar aslında bir şeylerin sancısını dışa vurmaktadırlar.

Toplumsal Hayatın Kurallara Bağlanması Hukuk, Suç ve Ceza ile İlgili Konudur
Hukuku, toplumsal kuralları ve sonuçta karşı karşıya kalabileceğiniz cezaları umursuyor veya takıyor iseniz suç işlemekten çekinirsiniz. İşlemiş olduğunuz suçun hesabının mutlaka sorulacağı konusu sizi tüm varlığınızla tedirgin ediyor ve başınıza gelebileceklerin neler olabileceğini tahmin edebiliyorsanız bunu önemsersiniz.

Ancak suçluların farklı muamele görmesi adalet ile ilgili toplumsal duyarlılığın örselenmesi, sanki yapanın yanına kâr kalıyor havasının toplumsal yapıya hâkim olması, kişilerden hukuk karşısında ödeyeceği veya çekeceği ceza bağlamında caydırıcı olmayacaktır.

İçselleştirmelerimiz ve İç Dünyamız
Düşünce ve mantık kalıplarımız bizim davranışlarımıza yön verir ve alışkanlıklarımızı benimsemelerimizi, sevgi veya nefret dilimizi, taraf olmamızı sağlayan aidiyetlerimizi şekillendirmemizde başat rol oynar. Çevremize yansıttığımız duruşumuz, mimiklerimiz, söylemlerimiz ahlaki ,dinî veya hukuki her türlü eylemlerimiz ile bizi görünür kılar.

Bunun yerine bir şeyleri kaybetme korkusuyla veya bir yerlerden menfaat görme beklentisiyle olduğundan farklı davranış sergilenmesi de pek hoş karşılanmaz. Bu farklılıklar bazen ihanet, bazen münafık vb. damgalamalarına yol açabilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde bugün yaşı 80’in altında olan kişiler Atatürk’ü kendilerine Atatürk ile ilgili ne anlatılmış, neler gösterilmiş veya neleri duyması veya görmesi için yol verilmiş ise Atatürk hakkında ona göre bir bilgiye sahip olmuştur.

Hepimizin bildiği gibi burada en önemli rolü okullarımız ve öğretmenlerimiz üstlenmiştir. Bu rol kendilerine belirtilmiş olan “MEB Temel Kanunu” çerçevesinde verilmiş ve böyle bireyler yetiştirilmesi kendilerinden görev olarak istenilmiştir. Bunları ifade ederken maksadımız bunun iyiliğini veya kötülüğünü tartışmak değildir. Burada öğrencilere verilen eğitimlerin sevme, nefret etme, benimseme vs. konularında nasıl şekillendirici bir role sahip olduğunu ifade için bir örnekleme yapıyoruz.

Kendi üzerimden ve yaşadıklarımdan örnek vererek anlatmayı daha doğru buluyorum. Burada hepimize her gün hazır ol vaziyetinde ve bir ibadet aşkıyla andımızı söyleten ve Atatürk’e olan şükran duygularını hamasi anlatımları ile hafızalarıma kazınmış olan ilkokul öğretmenimden bahsetmeden geçmem mümkün değildir.

Andımızı söyleme sonrasında kara tahtanın üstünde asılı bulunan Atatürk resmini göstermesi ve “Bakın bakalım, kime bakıyor?” diye sorması elbette unutulamazdı. Hepimiz “Bana bakıyor!” diyerek karşılık vermede yarışırdık. Nitekim o resme baktığınızda Atatürk sanki size bakıyor gibi gelirdi. Bunun peşinden “ona layık olmamızı” ve “onun ölmediğini, içimizde yaşadığını ve hepimizi resimde olduğu gibi gözetlediğini” öylesine anlatırdı ki bu olağanüstülük karşısında hem öğretmenimize hem de Atatürk’e hayran olmamak mümkün değildi.

Öğretmenimiz Görevini Yapıyordu, Yapmak Zorundaydı
Atatürk’ün ifadesiyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilke ve kuralları devletin, yönetimin ve eğitimin omurgasını belirlemektedir. Bu durum hâlen geçerlidir. Bunların özümsetilmesi ve benimsetilmesi Temel Kanun çerçevesinde öğretmenlerimizden istenilir.

Belirli günler ve haftalarda çeşitli etkinlikler düzenlenir ve her bir öğrenciye ayrı ayrı görevler verilirdi. Kimisine şiirler okutulur, kimisine oyunlar oynatılır, bunların provaları günlerce yaptırılır ve bunların coşkulu bir şekilde kutlanması sağlanırdı. Bu esnada öğrencilerin hamuru da yavaş yavaş şekillenirdi.

Yine unutamayacaklarımızın arasında “iyi” ve “kötü” rolleri çok baskındı. Örneğin biz belli bir tarihten öncesine düşman olmalı idik. Bu tarihin öncesi “gerikalmanın”, sonrası ise “çağdaşlığın” simgesi idi. “Ne mutlu ki” o tarih öncesi bağlarımızdan kurtulmuş idik. O tarihten öncesi insanlarımız kıyafeti, inanışı, davranışı ile ne kötü idi. “Bunlardan kurtuluş” ile ilgili günler oluşturulmuş ve bunları kutlamak için yarışır olmuştuk. Kıyafeti, inanışı ve davranışı ile bizlere bir vatan bırakabilmek için seve seve toprağa düşmüş olsalar bile bunlar kötü idi, bunlardan kurtulduğumuza sevinmeli ve kötülüklerine hatta iman etmeli idik.

Öğretmenimizin bu kutlamaları daha bir görünür kılmak için tahtanın ortasına yukarıdan aşağıya bir çizgi çekerek ikiye böler, eskiyi ve yeniyi kıyaslayarak bizi ikna ederdi. Örneğin harf devrimi kutlamaları bağlamında tahtanın bir tarafına “eski yazı”ya benzer bir şeyleri, diğer tarafına da sonrakini yazdıktan sonra bize dönerek hadi bunları okuyun derdi. Hepimiz eski yazıyı bilmediğimiz için okuyamayacağımızı söylediğimizde “Tabi okuyamazsınız, kargacık burgacık. Ama bu yazı öyle mi, bak bunu hepiniz okuyabiliyorsunuz.” hükmünü sınıfa kabul ettirirdi.

Yine şapka devrimini, kıyafet devrimi nitelemesi bağlamında değerlendirerek tahtanın bir tarafına adeta Turhan Selçuk’un meşhur karikatüründe olduğu gibi önde şalvarlı, çalı sakallı, cüppeli, sarıklı, takunyalı elinde yerlere kadar tespih bulunan bir erkek ile arkada 4 tane birbiri peşi sıra dizilen, göz deliğinin dışında her yeri siyah örtü ile kapalı kadın resmini koyardı. Tahtanın diğer tarafına da takım elbiseli, fötrlü bir erkek ile onun koluna girmiş başı açık, etek giymiş, kolunda çantası olan bir bayan resmini koyar ve bize “Hangisi çağdaş, modern, daha güzel?” diye sorardı. Tabii hepimiz açık bayan çiziminin olduğu tarafı göstererek “Öğretmenim bu, bu…” diye var gücümüzle bağırırdık. Bunun üzerine “Ne mutlu size! Sizler çağdaş Türkiye’nin çağdaş çocuklarısınız. Ya o günlerde yaşıyor olsaydınız, düşünün bir kere…” diyerek özellikle kız arkadaşlarımızı renkten renge sokardı. Elbette öğretmenimizden daha iyi bilecek değildik(!).

Bilmemiz gerekir ki bu Temel Kanun ve uygulamalar şu anda da değişmedi, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek şekilde korundu. Eğitim ve öğretim, aynı esas ve ilkeler çerçevesinde verilmektedir. Kurulu bir sistem vardır ve bu sistemin devamı buna ihtiyaç duymaktadır.
Özetle şunu ifade edebilirim. Bizim ahlaki, dinî veya hukuki davranışlarımızın mantık kodları hepimiz için aynı sistem tarafından kodlandı. Solcusu, sağcısı, Alevi’si, Sünni’si fark etmez bu kodlar üç aşağı beş yukarı adeta genlerimizin bilinçaltına işlendi. Bu sistemin yan unsurları çerçevesinde aileyi, çevreyi, dini saf dışı bırakan medya ve enformasyon unsurları da üzerine düşeni harfiyen yerine getirmekten geri durmadı, durmuyor, duracağa da pek benzemiyor.

Böyle olunca pozitivist, aklı putlaştıran, utanma duygusu olmayan bencil, azgınlaşmış bir toplumun yanlışlarının faturası “Ben aynı zamanda Müslümanım.” diyen birkaç kendini bilmez üzerinden İslâm’a yüklendi.

Bunların istisnası yok mudur? Elbette vardır. Kurulu düzenden bu istisnaların çıkması düzenin özgürlükçü yapısından değil insanın doğasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu istisnaların sistem tarafından yapılan üretimin hâkim unsuru olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir.
Sonra da kalkıyoruz ve suçlu sineklerle uğraşmaya başlıyoruz. Bataklıktan ve kurutulması için çözüm üretmekten bahsedilmesi suç mu acaba?

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum