(Merhum Oğuzhan Asiltürk’ten Bir Hatıra)
MSP-CHP koalisyon hükümetinde İçişleri Bakanı idim. Bazı yetkililerden oluşan bir heyet olarak Endonezya’ya bir ziyaret yaptık. Bakan düzeyinde çok sıcak bir karşılama yapıldı. İlgili bakan ile beraber yürüdüğümüzde, benden hep bir adım geriden geldiğini fark ettim. Yavaşlıyorum, yan yana gelelim diye ama o da yavaşlıyor. Elimi omuzuna koyarak yanıma çekmek istesem de gelmiyordu. Bize büyük bir saygı duyduğu her hâlinden belli idi.
Bakan, on binlerce km yoldan gelmenin yorgunluğu üzerimizde iken bize bir teklifte bulundu. Evimde size kendi ellerimle bir ikramda bulunmadan istirahate çekilmenizi istemiyorum, dedi. Çaresiz kabul ettik. Evinde bize kendisi bizzat hizmet ederek ikramda bulundu. Bütün bu yakınlıklara bir anlam da veremiyorduk.
Resmi görüşmelerin yapılacağı yere giderken o bakan bana dedi ki:
-- Efendim Türk şehitliğine ne zaman ziyarette bulunacaksınız?
Şaştım kaldım ama belli edemezdim. Demek burada bir şehitliğimiz varmış. Düşünmeye başladım, nasıl olur, ben hiç duymamıştım? Yan gözle bizim seyahatimizde organize ve refakat görevi bulunan dışişleri yetkilisine baktım, bu konuyu sorar bir işaretle bilgi vermesini istedim. O da bana işaretle, bilgisi olmadığını ima etti. Bu sefer Endonezyalı bakana döndüm “Şehitlik buraya kaç km. uzaklıktadır?” diye sordum:
-- Efendim, 400 km uzaklıktadır. Yollar da düzgün değildir. Bu ziyaretinizi ancak bir günde yapabilirsiniz, dedi. Dedim ki:
-- Yoğun görüşmelerimiz var. Şehitlik ziyareti için zamanımız ne yazık ki yeterli değil. Bu ziyaret için özel olarak gelmeyi düşünüyorum. O zaman zat-ı âlinizle beraber Türk şehitliğini ziyaret ederiz.
Böyle dedim ama bende büyük bir merak oluştu. Yurda dönüşümde konuyu araştırdım. Şu bilgilere ulaştım: 16. Yüzyılın ikinci yarısında Portekizliler oluşturdukları güçlü bir donanma ile gelerek Endonezya’da bulunan Açe Sultanlığı’nı istila etmişler. Katliam ve yağma etmişler. Halktan sağ kalanları köle gibi çalıştırmaya başlamışlar.
Yaptıkları zulmü o kadar ileri boyuta götürmüşler ki hiçbir sebep yokken canlarının istediği kişileri istedikleri anda öldürüyor veya işkence ya da tecavüz ediyorlarmış. Zavallı Açe Müslümanlarının yapacak hiçbir şeyleri olmadığından bu zorbalara itaat ediyorlar, bütün isteklerini mecburen yerine getiriyorlar ve köle gibi hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlarmış. Öldürülmekten korktuklarından başlarını bile kaldıramıyorlarmış.
Bir gün uzak yoldan gelen bir ticaret gemisi kıyılarına yaklaşmış. Gemi sahibi güngörmüş iyi niyetli bir insanmış. Açelilerden ileri gelenlere şu aklı vermiş:
-- Sizi bu zulümden kurtaracak, dünya üzerinde yalnız Osmanlı Devleti vardır. Hem Osmanlı Sultanı da Müslümanların Halifesi’dir. Onlardan yardım istemekten başka çareniz yoktur. Cevap vermişler:
-- İyi ama orası çok uzak bir memleketmiş. Bizim oraya gidip yardım isteme imkânımız yok ki.
Güngörmüş gemici şöyle demiş:
-- Siz bir heyet hazırlayın, benim gemim ile tekrar buraya gelmemi bekleyin. Şu kadar zaman sonra tekrar geleceğim. Sizin heyetinizi İstanbul’a götürebilirim.
Seçilen Açe heyeti böylece İstanbul’a getirilmiş. Tam o günlerde Kanuni Sultan Süleyman Han’ın son Zigetvar seferi varmış. Üstelik Kanuni vefat ettiğinden dolayı da II. Selim Han’ın tahta geçmesi olaylarından dolayı heyet uzun süre Halife Hazretleri ile görüşememişler.
Aylar süren bu zaman kaybından sonra, yeni Padişah ve Halifei Müslümin, Açe heyetini kabul etmiş. Durumlarını arz etmişler ve yardım talebinde bulunmuşlar. II. Selim Han şöyle demiş:
-- Siz ülkenize geri dönün, inşallah bir çare bulunur.
Açe heyeti hayal kırıklığı içinde ülkelerine dönmüşler. Aradan aylar geçtiği hâlde Portekiz zulmü aynen devam ediyormuş ve onlar Osmanlı yardımından umutlarını tamamen kesmişler.
Bir gün ufukta bir gemi gözükmüş. Kıyıya doğru yaklaşan bu geminin arkasından başka gemiler çıkmış. Sahilde bulunan Portekiz gemileri hemen bu gelen gemilerin üzerine hücum etmişler. Yapılan savaşta Portekiz gemilerinin bir kısmı batmış, bir kısmı da kaçmışlar.
Galip gelen gemiler kıyıya yaklaşınca Açe halkı bu gelenleri de zalim korsanlar sanıp yeni bir katliama uğramak korkusu ile dehşet içinde kalmışlar. Yeni gelenleri karşılayıp önlerinde secdeye kapanarak şöyle diyorlarmış:
-- Efendim ne olur bizi öldürmeyin. Her isteğinizi yaparız!
Bu gelen donanma Halife-i Müslimin’in donanması imiş. Açe heyetini geri yollayan Halife-i Müslimin II. Selim Han, Osmanlı’nın Süveyş kaptanı Kurdoğlu Hızır Hayrettin Reis’e bir ferman göndererek okyanus geçecek kadar güçlü bir donanma hazırlamasını ve Müslüman Açe ülkesine giderek Portekiz kafirinin zulmünü önlemesini emretmiş. Osmanlı donanmasının da iyi bir hazırlık yapması gerekmiş.
Güçlü bir donanma ve içlerinde eğitim subayları, topçular, barut imalatı yapacak ustalar, dökümcü ustaları, hocalar, mühendisler ve askerlerden oluşan 500 kişilik bir mürettebat hazırlanması aylarca zamanı gerektirmiş. Ayrıca donanma ile beraber, erzak, bolca silah, mühimmat, top, tüfek, barut gibi savaş malzemeleri, döküm alet ve edevatı, döküm malzemeleri de donanmaya yüklenmiş. Bir de tam yola çıkılacağı sırada Yemen’de bir isyan çıkmış, onun bastırılması birkaç ay almıştı. Bunlardan dolayı aylarca sonra gelebilmişler.
Bu gecikmeden dolayı Halife-i Müslimin’in Açe halkından özür dilediğini de beyan etmişler. Açe Müslümanları bunu anladıklarında Allah’a şükretmişler, Halife-i Müslimin’e candan bağlanmışlar.
Endonezyalı Bakan’ın söz ettiği Türk şehitliği işte o savaşta şehit olan Osmanlı askerlerinin medfun bulunduğu şehitlik imiş.
Kurdoğlu Hızır Hayrettin Reis gerekli mühimmatı Açelilere teslim etmiş. Harp malzemeleri üretimini öğretmiş. Asker eğitimini yapmış. Açelilerin kendilerini savunması için gerekli bilgi ve malzeme böylece teslim edilmiş. Ayrıca dönmeden önce Açe’ye bir de sancak hediye etmiş ve geri dönmüş.
Açe hükümdarları bu sancaktan yola çıkarak bayraklarını Osmanlı bayraklarına benzetmişler. Yüzyıllarca Osmanlı’ya bağlılığını koruyan Açe’de hutbeler de yüzyıllarca Osmanlı Sultanları adına okunmuş. Her yıl on binlerce Endonezyalı, hac vazifesini yerine getirmek için Osmanlı’nın hâkimiyetindeki mukaddes beldelere gelmişler.
Osmanlı’nın bu seferini unutmayan Portekiz ve diğer Haçlı korsanları yüzyıllarca oralara yaklaşamamışlar.
İşte o zaman anladım ki Endonezyalı Bakan bütün bunlardan dolayı bize içten sevgi ve saygı gösteriyor, evine davet ediyor, bir adım gerimizden yürüyerek bize saygısını belli ediyor. Hâlâ bizi Halife’nin adamları olarak kabul ediyor.
Bizim dışişlerinin bütün bu olayları bilmemesi, şehitliğimizden dahi haberinin olmaması cidden beni çok üzmüştü.
İslam Birliği’nin liderliği ve sembolü Hilafet müessesesi, Osmanlı gibi güçlü bir devletin elinde olduğunda bütün dünya Müslümanlarını nasıl koruyup kolladığı da bu örnekle daha iyi anlaşılmaktadır.