Çayınızı nasıl içersiniz? Demli, şekerli, az şekerli ya da açık; hani şu paşa çayı cinsinden. Peki, kahvenizi nasıl içersiniz? Sade, şekerli, orta…

İnsanı nasıl içersiniz? Doğru, soru bu değil. “İnsanı nasıl seversiniz?” Aslında soru bu olmalıydı. Siz hiç kendinizi, bardağın içindeki içilen çay olarak düşündünüz mü? Kendinizi nasıl ikram edilirken görmek isterdiniz? Beynin nöron sınırlarını zorlarcasına terapötik bir açılımın tefekkür sofrasına davet ediyorum şimdi sizi…

Çıkarlarımız yönlendirirken bizi, hayatın en başından sonuna bağlılıklarımızın adına sevgi dedik, şefkat dedik, aşk dedik… Daha olgun göstermek için kendimizi acınacak hale düşmekten kaçınırken acımaya, acıma ile gelen merhamete erdem dedik. Saygı görmek için saygınlığı hak eden davranışlar gösterirken, gördüğümüz saygıya karşılık sevdik. Severken büyüklüğümüzü gösterip adına erdem dedik.

Sevilmekten korktuğumuz için sayılmak varken, bir savunma mekanizması aradık. NLP ciler yetişti imdadımıza ve elimizin üzerini göstererek tokalaşmayı öğrendik. Bu şekil tokalaşma ile insanların zihinlerine sirayet eden “ben senden daha saygın ve büyük bir insanım” mesajını en plastik duygularla verip NLP gazına gelip hep en güçlü, en büyük, en başarılı, en çalışkan, en, en, en… Derken “ene, ene, ene” demeye başladık farkında olmadan. Artık benlik egosu güçlü bir halde namaz kılan iman ordusunun saflarında en güzel namazı kılıyor; “Allah ım diğer kullarında benim kadar güzel namaz kılsın.” diyecek kadar lütufkâr, erdemli(!), samimi, bir o kadar mütevazi(!) oluyorduk. Üstelik daha da ileri gidip zinanın desteklenmesini normal, eşcinselliği korumayı insanlık görevi, faize “helali hoş olsun” demeyi lütuf sayarken bir o kadar da imanımıza yabancılaşıyorduk.

Nedir bizi bu kadar dünyanın içinde iken dünyanın içine gömen arzular? Para bulduk, makam bulduk, şöhret bulduk belki ama hâlâ bir şeyler eksik içimizde. Peygamber Efendimiz bu konuda bizi uyarıyor: “İmanın zevkine varabilmenin önemli şartlarından biri, sevdiği kimseyi Allah için sevmektir." (Buhârî, Îmân 9, 14) Bir başka Hadis-i şerifte “Sevmediği kimseyi, başka bir sebeple değil, sırf Allah rızâsı için sevmemek de Cenâb-ı Hakk’ın değer verdiği erdemli bir davranıştır. (Ebû Dâvûd, Sünnet 3)

Tatmin duygusu için insanlar en güzel davranışlarından duygularına kıyafet, en güzel yemeklerden midelerine ziyafet, en güzel sözlerinden konuşmalarına hikmet, en güzel amellerden Rabb’imize (Azze ve Celle) ibadet yapmışlardır; ama eksik bir şeyler var.

Oysa farkına varmalıydı insan, ağızlar bir ama her ağızın çıktığı yol mide değil. Kimi ağız mide ile nefsi, kimi ağız kalp ile sevgiyi, kimi ağız zihin ile tefekkürü, kimi ağız ruh ile yaşama bir enerji veriyordu.Nedir bu içimizdeki önce kendimize sonra din kardeşimize karşı yabancılaşma halimiz? Nedir bu Müslümanım derken bile kendimizi reddettiğimizi fark etmeyişimiz ya da kendimizi kendimizden kaçırışımız?

Kaç hanımefendi çıkar kocasının, cebindeki çocukları için harcayacağı parayı, yabancı iki kişinin kavgasını bitirmek için harcadığını öğrendiğinde “İki kişinin arasını düzeltmiş olman daha hayırlı olmuş.” diyen. Oysa bu öykünün sahibinin Hz. Ali olduğunu bilip dinlediğinde gözleri dolar. Gözlerini yaşlandıran hadise başına geldiğinde ise gerçekte ne yapar?

Kaçımız beyefendi olarak cihat için malı ile infak yarışına gireriz. Oysa Hz. Ömer (ra) ile Hz. Ebubekir arasındaki infak yarışını dinlerken, Hz. Ebubekir’in şu sözü üzerine transa geçer hıçkıra hıçkıra ağlarız:

“ Hz.Peygamber (s.a.s), ona sordu:

  • Ey Ebubekir! Sen ev halkına ne bıraktın? - Onlara Allah (c.c) ve Resulünü bıraktım.” Kendimizi kandırarak dinler ve anlatırız.
    “Fakir görsek ona on para altın vermeyi kendimize yakıştırmayız, bir altın versek onu da fakire yakıştırmayız.” (Anonim)
    İşte tam da burada yazının başlarında sorduğumuz sorunun cevabını vermek gerekir. Hz Ali, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve daha niceleri onlar verdiklerini değil, kendilerini ikram ediyorlardı aslında. Bardağın içindeki en demli ama her demden olmayan çay gibi. Verirken, kendilerini nefislerinde yok edip, almaya ve dolayısıyla var olmaya muhtaç olanları ise onları kendi nefislerinde var olmalarına sebep oluyorlardı. Rabb’im bu nasıl bir enerji aktarımıdır böyle.
    Peki ya şimdi?

Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.  (Tevbe Suresi 111)

Mümin olma şuuruna ermenin en erdemli alametiymiş meğer kendini verir gibi verirken, aslında kendini cennete verdiğinin şuurunda olmak. Akıl ile cennetten bile beri iken verdiğin ile diri kurban olmak. Kurban olduktan sonra geriye kalandır dem, kurban olana kadar gösterdiğin her fazilet ise erdem.

Nasıl da olamadık bir Hz. Ömer, bir Hz. Ali ve daha niceleri gibi. Olamadığımızın farkında olduğumuz için maskeledik duygularımızı. En ucuz kolay yırtılan ambalaj kâğıtları gibi paketledik kendimizi. Biz insanı nasıl mı sevdik?

Biz insanı zavallı iken sevdik; kudretini hazmedemediğimiz için,
Biz insanı güçsüzken sevdik; gücüne sevgi karşılığı veremeyecek kadar güçsüz olduğumuz için,
Biz insanı aşağılanmışken sevdik; en çaresiz anında zararı dokunamayan garip olduğu için,
Biz insanı insani duyguların en fesat haline geldiği an sevdik; nefsimizin bedenimizdeki saltanatını yaşatmak için.
Savunduk… Maneviyatımız öylesine fakir ve yok denecek kadar az ki, sahte erdem gösterilerinde bile önce kendimizi savunmaya aldık, ardından erdemlendik.

Güvensiz iletişimler içinde imanımız kayboldu.

Bir nesil geliyor ardımızdan erdem kopyası bize münhasır. Sadece maskeli davranışlar ardına saklanmış korkuları var onların. Hayallerinde kim bilir hangi dizi yıldızı yaşıyor. Kaybolan bir gençlik ve çocukluk. 23 Nisanlarda manken, dini bayramlarımızda çekingen… Hoyratça harcanandan geriye kalan ne ise gençlikten artakalan. Yapısal bir döngü sarmalına girdik. Maneviyatı ile kalbini, tefekkürü ile zihnini, manevi tefekkür ile ruhunu doyuran bir gençlik yerine, bedenini sergileyen, sergiledikçe eskitip eskiyen yerlerine makyaj yapan, yaptıkça makyajı asıl yüzünü unutan, unutunca yüzünü özgüven yoksunluğu içinde aynalara yoldaş olan gençlik. İnsanlarla yüzleşmek yerine aynalarda kendi ile yüzleşen ve her aynaya baktığında sadece kendinde eksiklik bulup özgüvenini yok eden bir gençlik. Bu gençlikten gelen neslin nasıl bir nesil olacağını umut ediyorsunuz?

Oysa erdem dediğimiz hâl; verme ile, infak ve tasadduk ile, yüksek ahlak ve şecaat ile beslenir. Erdemi acıkan ve erdemli açlığın farkında olan kaç kişiyiz acaba? Neslin erdemi için hafta sonunu bile çocukların manevi ilimlerine ayırıp, onlara sadece karşılığı Allah (Azze ve Celle) katında mahşerde ödenmek üzere hizmet eden hocalarımıza ve o hocalara anlayış gösteren hanımefendi eşlerine selam olsun. Erdeminin içine nefsini karıştırmamış ve erdemli olduğu halde erdemli olduğu bilinmeyen insanlara selam olsun. Erdeminin içine nefsini karıştırmamış, erdemli olduğu bilinse bile nefsinin üzerindeki dünya diriliğini alıp yerine ahiretin diriliğini koyan kullara selam olsun. Erdeminin içine nefsini karıştırmamış, erdemli olduğu halde erdemsiz zannedilmesine rağmen, Rabb’inin her an görüp gözettiği anda yaşayan içi rahat olan kullara selam olsun. Erdemini riyadan korumuş kullara selam olsun. Sahip olduğu özgüveni erdem ile kuşatıp şecaat ile yürüyen kullara selam olsun. Vakarının hakkını erdem ile veren kullara selam olsun.

Rabb’im bizleri de o kullarından eylesin. (Amin)

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum