1. yüzyıla kadar insanın, toplumun ve doğanın çok karmaşık yapıya sahip olduğuna inanılıyordu. 17 ve 18. yüzyılda bilim öyle ilerledi ki bilim sevdalıları doğanın öyle sanıldığı gibi karmaşık olmadığını, her nesnenin ve olayın matematik ve fizik yasalarıyla çözülebileceğini ileri sürdüler. Bunda dahi matematikçi ve fizikçi Isaac Newton’un rolü çok büyüktür. Newton, bundan yaklaşık 300 yıl önce “Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri” adlı eseriyle fizik biliminin yasalarını ortaya koymuştu. Newton matematiksel olarak da formüle ettiği evrensel çekim yasası ve bununla birlikte üç önemli hareket yasasıyla fizik yasalarının kendince evrensel olduğunu ispatlamıştı. Yine aynı yasalar çerçevesinde evren ve matematik ilişkisinden hareketle, mekanik doğa ilkelerini de ortaya koymuş ve bu ilkeleri, doğanın belli yasalara göre işleyen mekanik bir mekanizma olduğunu savunmuştu. Onun bu görüşleri Pierre-SimonLaplace’ın determinizminin daha bilimsel hale getirilmesine ve bundan yola çıkılarak yeni teoriler üretilmesine yol açtı.

  2. yüzyıl sosyologları bu teorilerden yola çıkarak, toplumun matematik, biyoloji, fizik gibi kendine özgü yasaları olduğunu ileri sürmüş ve toplumların geçmişini izah ettikleri gibi, evrilecekleri yolu ve tarihin sonunu da bilimsel olarak ortaya koydular (!)
    Ancak aynı yüzyılda ortaya çıkan gerek Darwin’in evrim kuramı ve gerekse Poincaré’ın üç cisim problemi bu teorileri allak bullak etti. Çünkü 19. yüzyıl sosyologları değişmez ve düzenli yasalardan yola çıkarak sistemlerini formüle etmişlerdi. Darwin ise birçok teorisini rastlantıya dayandırıyordu. En az Newton kadar matematik dâhisi olan Henri Poincaré, modern astrodinamiğin doğuşuna da yol açacak üç cisim problemini ortaya atmıştı ki bu teori birçok gözlemle doğrulanmıştı. Newton hareket yasasını iki cisimden yola çıkarak formüle etmişti, Poincaré ise dünya ve aya ilaveten güneşin etkisini de hesaba katıyordu. Böylece Newtoncu klasik çekiciler ve kararlı çözümler anlayışı, yerini kaotik sistemlerde garip çekiciler ve kararsız çözümler anlayışına bıraktı. 1972 yılında ise Meteoroloji Profesörü Edward Norton Lorenz Washington’da Amerikan Bilim Derneği tarafından düzenlenen bir konferansta sunulan “Brezilya’da bir Kelebeğin Kanat Çırpması Teksas’ta Fırtınaya Yol Açar mı?” başlıklı bildirisi ile bilim dünyasına “Kelebek Etkisi” yasasını kazandırmıştı. Bu etki sosyal olaylarda da, ekonomi dünyasında da geçerli hale geldi. Özellikle küresel dünyada küçük bir olumsuzluk finans piyasalarında bunalıma; altın, döviz fiyatlarında değişime; gayrimenkul, bankacılık mevduat ve kredi piyasalarında ve borsada fırtınalara dönüşür hale gelmeye başladı. Bir ABD başkanının ekonomiyle ilgili olumsuz açıklaması birkaç saat içinde dolara dolaylı veya dolaysız bağımlı ülkelerde kurların allak bullak olmasına yol açabiliyor. Hatırlanacağı üzere 2020 yılında pandemiye yol açan virüs nedeniyle ihracat ve ithalat durunca petrolün varil fiyatı yüzde elliden fazla düştü. Petrol hissesi alan yatırımcılar adeta battı. Hisse senetleri ellerinde adeta değersiz kağıda dönüştü.

    Evren, insan, toplum ve bunların etrafında şekillenen hiçbir nesne ve olay basit yollarla çözümlenebilir problemler içermiyor. Sabitleri ve değişkenleri iç içe girmiş, kaotik bir yapıya sahip. Bununla birlikte kaotik hareketlerin de kendine özgü düzenli bir sistemi var, ancak henüz net bir şekilde çözümlenemedi.

    Platon’un mağara alegorisindeki mağaradan dışarıya çıkıp gölgelerin faillerini görüp gerçeğe vakıf olanlar kimler? Bugün hemen hemen her felsefeye, her dine, her ideolojiye mensup olanlar bu alegoriyi örnek göstererek kendilerinin gerçeğe vakıf olduklarını ileri sürüyorlar. Ama hepsinin haklı olduğu bir nokta var ve bu Platon’un anlatmak istediği gerçek: “Her şey göründüğü gibi değildir.”

    Bugün biyoloji, histoloji – embriyoloji, fizyoloji, beyin ve nöroloji konularında uzmanlaşmış, bilim sevdalısı bir profesörümüz bilimsel olarak geldiğimiz durumla ilgili şunu diyor: “Bilimsel olarak bildiğimiz şu: Bu gördüğümüz dünya böyle göründüğü gibi değil. Bizim algılarımızın dünyayı olduğu gibi algılayabilme gibi bir yeteneği yok. Bunu çok net biliyoruz.”

    Zaman bendini yıkmış bir sel gibi hızlı bir şekilde akıp gidiyor. Önünde güzel-çirkin, doğru yanlış ne varsa alıp meçhule doğru götürüyor. “Dünün trajedileri bugünün komedileri” olarak karşımıza çıkıyor. Bunun gibi dünün korkulanı, bugünün arananı, talep edileni olabildiği gibi tam tersi de olabiliyor. Dünya gerek birey ve toplum ve gerekse evrenin tükenmişliğini sona erdirecek çözüm arayışında. Kapitalistler ise “insan yüzlü kapitalizm” formülleriyle iktidarlarını sürdürebilmek için pansuman tedaviler peşinde. Geçici çözümlere odaklanmış gerçek bir çözüm üretemiyor.

    Varlığı zorunlu ve apaçık olan bir yaratıcı Allah, tevhide ulaşmamız için, dünyayı imar için bize peygamberler gönderiyor. İnsanlar kapitalizmin sömürü düzeninden, faşizmin baskıcı, fanatik söylemlerinden ve cinayetlerinden, sosyalizmin barış adına psikolojik ve fiziksel insan kıyımından; felsefenin Sokrates’ten beri tartıştıkları ve dönüp dolaşıp aynı şeyleri farklı biçimde söyledikleri bilgi, ahlak, varlık vb. ontolojik ve epistemolojik söylemlerinden bıktı, alternatif bir sistem arıyor. Bu noktada İslam’dan daha büyük bir nimet yok. İslam’ın günümüze uyarlanış biçimlerini ortaya koymaya yoğunlaşmalıyız. Kliklerden, popüler yaklaşımlardan, nefsi girişimlerden, nefret söylemlerinden, birbirimize düşmekten kurtulmalıyız. Bir yandan güzel görüşler ortaya koyuyor, diğer taraftan kendi içimizde farklı cepheler açıyoruz. İslam bilime, felsefeye, hukuka, siyasete, ferde, topluma, doğaya, devlete, ekonomiye neler kazandırmıştır ve bu çağımızda neleri nasıl kazandırır, bunlarda yoğunlaşmalıyız.

    Öyle bir sistem düşünün ki bu sistem içinde yeni bir inanış tarzı, hukuk, ekonomi, farklı bir tarihsel yorum, toplum ve devlet idare şekli vb. bulunuyor. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı olsa da kendi içinde çok detaylı bilgiler ihtiva eden bir alan. Günümüzde her biri kendi içinde alt kategorilere ayrılmış ve bu kategorilerde ayrı bir uzmanlık gerektiren araştırmalar yapılıyor.

    Bundan yaklaşık 1400 yıl önce okuma yazma bilmeyen, gençliğinde çoban olan, daha sonra başkalarının sermayesiyle ticaret yapan biri çıkıyor; yeni bir inanç ve bu inanca bağlı olarak yepyeni bir hukuk, ekonomi, tarih, birey, toplum, devlet modeli ve hemen hemen dünyayla ilgili bütün konularda başlı başına yeni bir sistem oluşturuyor. Söylediklerini bir bir hayata geçiriyor.

    Beşeri hiçbir sistemde teoriyle pratik aynı şekilde örtüşmezken bu ümminin söyledikleri pratikte karşılığını buluyordu. Ne liberaller, ne sosyalistler, ne faşistler ve ne de felsefeciler ileri sürdükleri tezleri uygulama aşamasında tamamen doğrulayabilmişlerdir. Bu nedenle tarihte ne liberalizm, ne sosyalizm, ne de faşizm tutunabilmiştir. Ama İslam hükümleri yüzyıllarca uygulanmıştır. Ne var ki zaman ilerledikçe ortaya çıkan yeni problemlerin çözümünde yorumdan kaynaklanan aksaklıklar meydana gelmiştir.

    Bilindiği üzere İslam kendi içinde çok farklı bilgiler ihtiva eder ancak onu, uyumlu bir bütün haline dönüştürerek bir yaşam biçimi haline getirir. İncelendiğinde aslında her biri birbiriyle bağlantılı ve birbirini tamamlayıcı nitelikler taşıdığı görülür.

    İslam her çağa, her coğrafyaya çözüm üretecek evrensel yasalarla donanmış, Hak dindir. Bunu bize ufuklarda ve nefislerimizde sunduğu ayetlerle Rabbu’lAlemin göstermiştir. O halde yapmamız gereken İslam’ın çağımızda bilime, hukuka, siyasete, ekonomiye, ferde, topluma, devlete, doğaya sunacağı çözüm yollarında yoğunlaşmamızdır. Hepimiz yakinen biliyoruz, Erbakan Hocamız bu yolda çok büyük çabalar sarf etti. Bu yolda devam etmeliyiz.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum