İslam’ın ahlak anlayışını bu köşede daha önce açıklamıştım. Bu makalede farklı kültürler ve düşünceler için ahlakın ne ifade ettiğini açıklamaya çalışacağım.
Dine ve hatta metafiziğe bile karşı olduğu bilinen birçok düşünür ve bilim adamı ahlak kurallarını bir toplumun disiplini, başarısı ve sürekliliği için kaçınılmaz bir durum olarak görmüşlerdir. Teoride materyalist olan düşünceler bile pratikte ahlak kurallarını uygulamak zorunda kalmışlardır. Vaktiyle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve ona bağlı demir perde ülkelerini buna örnek olarak gösterebiliriz. Bu ülkeler bile ahlak kurallarını birey ve toplumlar için moral, iç huzur, toplum düzeni, disiplin vb. açılardan faydalı bir unsur olarak görmüşlerdir.
Endüstri devrimine ve bilimin gelişmesine büyük bir hayranlık duyan Fransız düşünür ve sosyalizmin kurucu isimlerinden Saint Simon (1780-1825) insanlığın teolojik ve metafizik aşamalardan geçtiğini, bundan sonra pozitivizmin hüküm süreceğini belirtir. Ama yine de toplum huzurunun temini için ahlak kurallarını muhafaza edecek bir dine gereksinim duyulduğunu söyler. Ama bu din kaynağını pozitivist öncesindeki teolojik ve metafiziğe dayalı dinlere değil, bilime dayandırmaları, bu yeni dinin rahipleri de bilim adamları olmalı, ahlak kuralları onların belirlemesiyle ortaya konmalıdır.
Simon’un öğrencisi kabul edilen ve sosyolojinin isim babası sayılan pozitivizmin sistemli bir bilim haline getiren kişi olarak kabul edilen August Comte da (1798-1857) benzer bir görüş ileri sürer. Ama onun oluşturulmasını önerdiği dinin adı “insanlık dini” olup bilim adamlarının önerilerinden ziyade bu din, insan sevgisine/hümanizmaya dayandırılmalıdır.
Durkheim da (1858-1917) bu her iki sosyoloğun takipçisi olarak toplumsal ahlakın varlığını zorunlu görenlerdendir. Hatta toplumun dayattığı ahlakı bireyler için dışsal bir güç olarak görür ve insanların başka insanlara zarar verecek tutkularından uzaklaştırılması için oluşturulan ahlak kurallarına dayalı baskıyı aynı zamanda bir özgürlük aracı olarak nitelendirir. Ona göre en önemli dışsal güç ortak ahlaktır. Durkheim, aşırı bireyciliği tehlikeli olarak gören ahlakçı bir sosyologdur.
Ahlakın bile bilim adamlarınca belirlenmesine yönelik saçma bir öneriye en güzel cevaplardan birini büyük bilim adamı olarak gösterilen Albert Einstein veriyor. Einstein insanların ahlaki bozulmalarıyla ilgili “Bu noktada bilim bizi kurtaramaz… Ahlaki estetik açıdan ilerleme, bilimden çok sanatın ilgi alanına giren bir hedeftir. Ahlaki kültür olmadan insanlık için hiçbir kurtuluş yoktur.” diyor (Einstein, 2004; sh. 60, 61).
Kısaca teorik materyalizm dışında ahlakın bireye ve topluma olan katkısı bu noktada faydacı ahlak kuramının ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Faydacı ahlak insanın ve toplumun mutluluğuyla ilgili olup ikiye ayrılır. Biri bireysel faydaya dayanır, diğeri toplumsal içeriklidir. Bireysel fayda da iki yönlüdür. Biri bencilliğe dayalı olup, bireysel haz veren her şeyin iyi, acı veren her şeyin kötü olduğunu ileri sürer ki bunu Antik Yunan Felsefesinde kısmen sofistlerde ama daha sistemli bir şekilde de Sokratesçi çizgide olduğunu iddia eden Kirene Okulunda görüyoruz.
Sokrates’in yanında yetişmiş olan Kirene Okulunun kurucusu Aristippos (MÖ 435-335) felsefesini haz üzerine bina etmiş ve hazzı yüceltmiştir. Bu nedenle bu okula Hedonizm yani hazcı okulu denir. Bu hazcı/faydacı ahlak anlayışı pratikte yaygınsa da 18. yüzyıla kadar felsefi olarak savunulmadı, ta ki Jeremy Bentham’ın (1748-1832) “En iyi üstün faydadır.” söylemine kadar. Bentham söylemleriyle Antikçağ hedonizmini yani faydacı ahlakı yeniden gündeme getirmiştir.
Mutluluk ahlakının karşısında hiçbir fayda gözetmeksizin ahlak kurallarını kabul etme anlayışı vardır ki bu da ahlakı ödev ve sorumluluk görevi bilen yaklaşıma dayanır ve bu sistemin ilk kurucuları Stoacılar olarak bilinir. Bu noktada onlar gibi düşünen Kant, mutluluğu emin bir şekilde ve a priori olarak her insanda varsayabileceğimiz bir amaç olarak ortaya koyabileceğimizi (Kant, 2002; sh.32), ama mutluluk kavramını oluşturan öğelerin hepsinin deneysel olduğunu, dolayısıyla mutluluğun aklın ideali değil deneysel nedenlere dayanan gücün idealine dayandığını söyler (Kant, 2002; sh. 34, 35). Oysa Kant’a göre bütün ahlak kavramlarının yeri ve kaynağı tamamen a priori olarak akılda bulunur. (Kant, 2002; sh. 27).
Stoacılar evren/doğa aklının tümel olan Tanrı aklının işleyişine tabi olduğunu (İlkçağ Felsefesi, 2018; sh. 157), mutlu olmak için Tanrı’nın insan için yazdığı rollere ve doğa yasalarına uymaları gerektiğini savunmakla birlikte kötülükten sakındıkları müddetçe özgür olabildiğini söylerler. Onlara göre insan Tanrı’nın başka insanlara verdiği üstünlükleri kıskanmamalı, doğayla uyum içinde yaşamalı, yaptığı iyilik ve kaçındığı kötülük nedeniyle ne Tanrı’dan ne de başka bir otoriteden karşılık beklememelidir. Yapılan iyilik ve kaçınılan kötülük insanın ödev ve sorumluluğunun bir görevidir. İnsan ancak bu ahlak sayesinde mutlu olur. Ancak Hegel’e göre bu ödev ilkesi stoacılarda soyut düşünce biçiminde mevcuttur (Hegel, 2018, sh. 243).
Bu ödev ahlakı ilkesini sistemli bir biçimde 18. yüzyılda Kant’ta görüyoruz. Kant bu yönüyle ahlak anlayışının stoacılarda Katolik Hristiyanlığınkinden daha tutarlı olduğunu söyler (Kant, 1999; sh. 138). Çünkü Hıristiyanlığın dünyada iyiliğin karşılığında cenneti vadettiğini, ama aynı zamanda bilge bir ahlak yerine ahlaksal yobazlık getirdikleri için tutarsız olduğunu belirtir (Kant, 1999; sh.95).
Kant insanın devletin kurallarına yanlış da olsa uyması ama diğer taraftan düzeltmek için çaba harcaması gerektiğini düşünür. Gerçek ahlak bunu gerektirir. Örnek olarak, “Vatandaş kendisine yüklenen vergileri ödemeyi reddetmez… Fakat bununla beraber aynı şahıs bir âlim (okumuş yazmış kişi) olarak, bu vergilerin münasip olmayışı veya hatta adaletsizliği hakkında kanaatlerini (fikirlerini) açıkça ifade ettiği zaman vatandaş olarak görevine aykırı davranmış olmaz.” der. Kant bunun devletin yanında farklı kurumlarda da geçerli olduğunu söyler. Örneğin bir rahibin vaazını öğrencilerine kitaba uygun bir şekilde vermekle ve cemaatine hizmet ettiği kilisenin sembollerine uymakla mükellef olduğunu bildirmek zorunda olduğunu, çünkü bu şartlarla göreve kabul edildiğini söyler. Ama aynı rahip bir âlim olarak semboldeki hatalı (yanlış) şeylerle ilgili iyi niyetli düşüncelerini kamuya iletmekte, dinin ve kilisenin daha iyi organize edilmesiyle ilgili tavsiyelerde bulunmakta özgürdür. (Kant, 2005; sh. 227) Bu ahlak anlayışı Kant’a Sokrates’ten tevarüs etmiştir. Nitekim Sokrates, Phaidon Diyaloğunda da geçtiği üzere idam edilmeden önce onu kaçırma girişiminde bulunan yakın arkadaşlarına yaşadığı yerin yasaları/kuralları kötü de olsa uymak zorunda olduğunu söylüyordu. Aksi halde kaos çıkardı. Kuralları değiştirene kadar toplumun mevcut kurallara uyulması gerektiğini savunuyordu. Bunun gibi özellikle ahlak kurallarına uymamak toplumda yozlaşma ve kaos konusunda daha büyük delikler açar.
Hegel de tıpkı Eski Yunan dönemindeki Ahlak felsefecileri (Sokrates, Platon, Aristoteles) ve Kant gibi “ahlak”a ayrı bir yer verir. Tıpkı Platon’un “Devlet”inde özellikle vurguladığı ahlak prensipleri gibi o da ahlakla ilgili görüşlerini özellikle ‘’Hukuk Felsefesinin Prensipleri’’ adlı eserinde ortaya koymuştur. Hegel bu eseri devletin bilimini sunmak için yazdığını ve bu kitabın “daha çok ahlak dünyası olan devletin nasıl bilinmesi gerektiğini öğreten bir ders” niteliğinde olduğunu söyler. Adeta ahlakla devleti özdeşleştirir. Bir bakıma ahlak olmadan devlet ayakta duramaz demeye getirir. Bununla birlikte Hegel tıpkı ahlak kurallarının özgürlüğün varlığının delili sayıldığı gibi hukukun da varlığının özgürlüğe işaret ettiğini belirtir ve “Hukuk özgürlük kavramını yani ruhun en yüksek determinasyonunu içinde taşır.” der (Hegel, 1991; sh. 55).
Platon ahlak prensiplerini daha çok Devlet adlı başyapıtlarından birinde ele almıştır. Ahlakın özellikle adaletle ilgili konusuna geniş yer ayırmıştır. Gyges’in yüzüğü alegorisi üzerinden insanlar gizlenme fırsatı bulunca adaletsizliğe daha meyilli olduklarını izah eder. (Platon, 2010; 44, par. 359 d, e, 360 a) Hegel’e göre Platon Yunan ahlakında delik açan derin bir prensibin bilincine varmıştı ki bu prensip ifsat edici toplumu bozan özellik içeriyordu. Bu ifsadı telafi etmek için Platon bir çare aradı, bu eserde bunu ortaya koydu. Hegel bu çabasının Platon’un büyük bir düşünür olduğunu ortaya koyduğunu söyler (Hegel, 1991; sh. 28, 29).
Einstein, Albert (2004) Fikirler ve Tercihler, (Çev. Z. Elif Çakmak) Arion Yay.
Hegel, Georg Wilhelm Friedrich (1991) Hukuk Felsefesinin Prensipleri, (Çev. Cenap Karakaya) Sosyal Yay.
Hegel, Georg Wilhelm Friedrich (2018) Felsefe Tarihi, 1. Cilt, (Çev. Doğan Barış Kılınç) NotaBene yay.
İlkçağ Felsefesi (2018) Dr. Öğr. Üyesi Fatih Taştan, Anadolu Üniversitesi Yay.
Kant, Immanuel (1999), Pratik Aklın Eleştirisi, (Çevirenler İoanna Kuçaradi, Ülker Gökberk, Füsun Akatlı) Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları
Kant, Immanuel (2002), Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, (Çev. İoanna Kuçuradi) Türkiye Felsefe Kurumu Yay.
Kant, Immanuel (2005), Aydınlanma Nedir? (Çev. Atilla Yayla) Liberal Düşünce, Cilt:10 No:38-39, Bahar-Yaz 2005, s. 225-230
Platon (2010 a) Devlet, (Çev. Sebahattin Eyüpoğlu- M. Ali Cimcoz) İşbankası Yay.
Milli Şuur, ÖĞ-DER