“7 yaşlarında camiye gittim. Dizimde ağrı olduğu için bir ayağımı uzatmıştım. Birden yaşlı bir adamın, ayağıyla ayağıma vurmasıyla irkildim. Sonra haşin bir ifadeyle 'Utanmıyor musun, Allah'ın evinde ayağını uzatmış oturuyorsun, kalk!' gibi sözlerine muhatap oldum. Kalktım ve ancak 70 sene sonra camiye dönebildim.”
Bu satırlar Merhum Cem Karaca’ya ait. Onun cami ve namaz ile ilgili hüzünlü hatırası ilk dinlediğimizde de yüreğimizi burkmuştu. Şimdi hatırladığımızda da üzülüyoruz ama şükürler olsun ki hala aynı noktada değiliz. Aynı noktada olmadığımızın canlı tanığı oldum ve buna çok sevindim.

Bir gün ikindi namazı için camiye gittiğimde biri sekiz diğeri on yaşlarında iki küçük çocuk cemaatin olduğunu gördüm ve çok mutlu oldum. İki güzel çocukla cami çiçek açmıştı adeta. İki çocuktan sadece birisinde namaz takkesi vardı ve biri namaza durunca diğeri hemen takkeyi onun başından alıp kendi kafasına geçiriyordu. Bir yandan namaz kılıyorlar diğer yandan şakalaşıyorlar. Sünnet kılınınca on yaşındaki çocuk hemen ayağa kalktı ve kamet getirdi. Hoca efendinin tekbiriyle farza durduk. Rükûya eğilene kadar çocuklar takke tartışması yaptılar ama sonunda onlar da namaza durdu ve namaz bitene kadar ses çıkarmadılar. Hoca efendinin selamı ile birlikte yine takke tartışması başladı. Bu arada yaşlı amcalardan birisi dayanamadı:

“Yeter artık çocuklar! Camide gürültü yapılmaz, kavga olmaz.”
Çocuklar üzüldüler. Sesleri kesildi. Hoca efendi arkasını döndü, bir şeyler söyleyecek ama hoca efendiye fırsat vermeden yaşlı amcalar, yaşlı amcayı uyardılar:

“Bırak çocukları, konuşsunlar, koşsunlar. Bu çocukların camiye gelmesi nimet… Hani çocuk mu kaldı camide? Ne güzel gelmişler, kamet getirmişler, sen sus diyorsun.”

Çocukları uyaran yaşlı hacı amca dediğine diyeceğine pişman vaziyette sus pus oldu. Hem cemaatte duyarlılık oluşmasına hem de hoca efendinin ikazına gerek kalmamasına çok sevindim. Ama asıl sevindiğim; namazdan sonra hoca efendi çocukları tebrik etti. İmam odasına giderek bir namaz takkesi getirdi, takkesi olmayan çocuğa hediye etti. Çocuklar şimdi daha mutlu olmuşlardı. Namaz bitti, cemaat gönül selamı ile birbirine “Allah kabul etsin” diye dua ederek camiden ayrılıyordu. Çocuklardan küçük olanı, yaşlı bir hacı amcanın ceketini çekiştirmeye başladı:

“Dede hadi! Hocanın dükkânına gidelim.”
Hoca efendi dâhil hepimiz gülümsedik. Hoca efendi, küçük çocuğu imam odasına davet etti ve oradan her iki çocuğa da birer tane çikolata hediye etti. Dede biraz mahcup, hoca efendiye teşekkür etti. Hocanın dükkânını anlattı:

“Hocam siz dün benim toruna namazdan sonra kek vermiştiniz ya… Eve kadar yemedi. Eve vardığımızda evdeki herkese keki gösterdi. “Namaz kılmaya camiye gittiğim için hoca verdi. Hocanın dükkânı var. Caminin arka köşesinde hocanın dükkânı var. Namaz kılan çocuklara çikolata, kek, meyve suyu veriyor. Ama hoca dükkândan verdiğine para almıyor. Ben hep camiye gideceğim.” diye anlattı evdekilere.

Bu arada çocuklar dışarıya çıkmışlardı. Çocukların dedesi de dışarı çıkarken, hoca efendiye gülümseyerek:

“Aman hocam, akşam namazına gelirken bir koli kek getireyim de sizin dükkân sağlam olsun. Çocuklar eli boş dönmesin camiden.”
Camiye gelen çocuklara hoca efendinin güler yüzü, tatlı dili ve ikramla uğurlaması çok hoşuma gitti. Lakin cemaatin çocuklara karşı şefkat diliyle yaklaşımı, hocanın dükkânını boş bırakmamaları daha çok hoşuma gitti.

“Camide namaz kılarken arka saflarda gülüşen, koşturan çocuk sesleri yoksa gelecek nesiller adına korkun.” diyen Fatih Sultan Mehmed Han, adeta bugünleri görerek söylemiş. Cami görevlileri de işin farkında; “Gidenin yerine yenisi gelmiyor maalesef” diyorlar.

Cami görevlileri hakkında yıllardır yapılan karalama kampanyaları ve filmlerdeki subliminal mesajlar, yıllardır hoca efendiler üzerinde çok olumsuz imaj etkisi yaptı. Hocaların vermeyi değil almayı sevmesi, ikram etmesi değil ikram alması ve hocaların sürekli yemesi gibi algılar yıllarca bilinçaltımızı meşgul etti.

Her meslek gurubunda olduğu gibi cami görevlileri içerisinde de bu algıları haklı çıkartacak insanlar oldu ve olacaktır. Ama birkaç görevlinin hatasını koca bir camiaya mâl etmek ciddi anlamda haksızlık sayılır.

Yıllar içerisinde kendisini hem akademik olarak hem de kişisel olarak geliştiren çok kıymetli din görevlileri var ve sayıları hiç de azımsanacak gibi değil. Kendini ve çevresini geliştiren hoca efendiler bizi mutlu ediyor. Yetişkin ve çocuk cemaat ile güler yüzle, etkili iletişim kurabilen din görevlileri, camilerini cemaatsiz bırakmıyor.

Camilerin garip olmaması için, camilerin mahzun olmamaları için her birimize düşen görevler vardır. Namazlarımızı camide kılmak, cemaatle namaz eda etmek çok kıymetli bir ameldir. Lakin sadece kendimizi camiye götürmek yeterli değildir. Çocuklarımızı, torunlarımızı camiye götürmek, cemaate alıştırmak başka bir mükellefiyetimizdir. Bu minvalde gençlerle ve çocuklarla güler yüzlü ve etkili iletişim kurmak, onlara şefkat diliyle yaklaşmak sadece hoca efendilerin değil, hepimizin görevidir.

Özellikle camiye gelen, camiye gelmeyi başaran gençlerin ve çocukların, saçıyla sakalıyla, kılık kıyafetiyle uğraşmak, onların camiden soğumasına, cemaatten kopmasına neden olacaktır. Ve bunun vebali emin olun çok ağır bir yüktür. Yazımın başındaki Cem Karaca örneğini hiçbirimiz yaşamak ve yaşatmak istemeyiz.
Son yıllarda özellikle STK’lar tarafından yapılan gençlik organizasyonları, sabah namazı buluşmaları takdir edilecek bir eylemdir. Fakat aileye ulaşmadan çocuğa ulaşmak çok zordur. Çocuğa ve gence ulaşmak isteyen organizasyonlar, aileyi sürece dâhil ederek daha kazançlı bir faaliyet gerçekleştirmiş olurlar. Camiler çiçek açsın, camilere bahar gelsin istiyoruz. Ama tedbir alınmazsa kış bitmez; yazık olur, ziyan olur.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum