Holywood sinemasının güzel bir ambalajla insanlığa sunup ifsat mekanizmasını çalıştırdığı birçok filmleri bulunuyor. Örneğin 1978 yılında gösterime giren ve iki Oscar kazanan “Gece Yarısı Ekspresi” filminin Türkiye’nin imajına yılarca büyük darbe vurduğu söylenir.
Sanatın evrensel dili her eve, her cebe girecek kadar güçlüdür. Bu yüzden hayır ve şerde çatışanların bir mücadele alanı da sanat olmuştur. Holywood yıllarca ABD emperyalizminin cinayetlerini özür dilediği filmlerle süsleyerek başarılı bir imaj çalışmasında bulunmuştur ta ki 11 Eylül 2001 ‘de gökdelenlere düzenlenen saldırıya kadar.
Bu saldırı sonrası farklı stratejiler eğitim, kültür ve sanat alanında icra edilmeye başlanmıştır. Burada kitleleri konsolide etme açısından sinema ve dizi dünyasının gücünden faydalanılmaya başlanmıştır. LGBT türü sapkınlıkların meşru hâle getirilmeye çalışıldığı günümüz dünyasında bunun merkezinde sinema yer almaktadır.
HOLYWOOD LGBT SAPKINLIĞINI NASIL ZERK EDİYOR?
Sinemada artık bol miktarda Oscar’la ödüllendirilmeye başlanan LGBT filmlerini görüyoruz. Aslında bunların gelişi yıllar öncesinden belliydi. Yıllar önce konuşmacı olarak katıldığım bir sempozyumda (2009-Kuram ve Eylem Yönüyle Din Eğitiminin Teolojik ve Felsefi Temelleri sempozyumu - Konya Selçuk Üniversitesi) bir eşcinsel bir politikacının hayatına, mücadelesine odaklanan “The Milk” filminden yola çıkarak şöyle demişim:
“Örneğin 2009 yılında en iyi özgün senaryo ve en iyi oyuncu ödülünü alan The Milk filminde Sean Penn’in bir komünist homoseksüel’i özgürlük bağlamında canlandırdığı gibi. Bu sayede bir homoseksüelin özgürlük bağlamında mücadelesini özgürlük kavramını ortak payda yaparak seyirciye vermeye çalışmaktadır.
Böylece izleyici asli değerlerinden olan özgürlük kavramının kendisi için ne kadar önemli ve zaruri bir duygu ve kavram olduğunu bildiği için kolaylıkla başroldeki insanla kendini özdeşleştirebilmektedir. Bu durum ise dini değerler açısından asla kabul edilemeyecek bir cinsel sapkınlığa hoşgörüyle bakmanın ilk adımlarını attırmaktadır.
Sinemanın etkileyici dili sadece özdeşleştirme veya katarsisten geçmez, hız da önemlidir. Tasavvufi tabirle bast-ı zaman ve tayy-ı mekân önemlidir sinemada. Hızlı bir anlatımı vardır Amerikan sinemasının bu hızı ve seyirciyi memnun eder. İnsanlar hayal ettikleri ve olmak isteyip de olamadıkları kişilikleri, kahramanlıkları perdede gördükleri için çok memnundurlar. “Seyirci yitirdiği zamanı arar.” der Tarkovski. Seyircinin dinamikliği fetheder sinemayı. Kaybettiği zamanı, kazanamadığı kişilikleri bulur.
Bu anlamda medyaya ait bütün unsurlar tatmin aracıdır insanlar için. Sinema bunları hayal perdesinde yaparken Magazin dünyası da bunu TV ve basılı medya yoluyla yapmaya çalışır. Ünlü veya başarılı insanların yaşamları peri masalları gibidir. Kişi kendi yaşamında eğer “tutunamayanlar”dan ise, başarısız bir insan ise bu hikâyelerle avutur kendini. Bu ünlü insanların aşkları ise kül kedisi hikâyeleri gibi tatlı ve parlaktır. Verilen hayaldir. Fakat Kur’an-ı Kerimin üslubu, hayal dünyasından uzaktır. Kur’an’ın verdiği his ve duygu, nefsi ön plana çıkartan ruhu öldüren hayallerden uzaktır.“
Özellikle popüler bir sanat olayı olan Oscar’la ilgili internete “İlk Oscar kazanan Müslüman kimdir?” diye sorduğunuzda karşınızda Mahershala Ali isminin çıktığını görürsünüz. Mahershala Ali iki defa Oscar almıştır ve Oscar aldığı filmlerin ya konusu ya da ana karakteri LGBT’li yani cinsel sapkınlıktır. Adeta bir Müslüman karaktere Oscar vermek için LGBT’yi destekleyen filmlerde oynaması beklenmiştir.
Peki gerçekten ilk Oscar alan Müslüman Mahershala Ali midir? Elbette hayır. Bir de madalyonun diğer yüzü var yani aslında “İlk Oscar kazanan Müslüman kimdir?” diye internete bakıldığında ilginç bir hikâyeyle karşılaşırsınız. Bu hikâyenin kahramanı A. R. Rahman’dır. Müzikleriyle hafızalara kazınan bol Oscar’lı film bizdeki adıyla “Milyoner”i (Slumdog Millionaire) izlemeyen yoktur herhâlde. Filmin müziklerini yapan A. R. Rahman 2009 yılında en iyi film müziği Oscar’ını kazandığı gece aslında “Oscar kazanan ilk Müslüman” unvanını da almıştı.
Peki Rahman doğuştan mı Müslüman? Hindistanlı olan Rahman aslında bir Tamil ve Müslüman değil. Hayat hikâyesi ilginç. Annesiyle beraber yaptığı konuşmalar ve arayışlar sonrası 1989 yılında Müslüman oluyorlar. A. R. Rahman 2006 yılında hac için Arabistan’a gittiğinde İslamawareness adlı siteye verdiği röportajda hidayet sürecini ayrıntılı bir şekilde anlatır:
1988 yılında Malezya’da bir rüya görür. Rüyasındaki yaşlı adam kendisine İslam’dan bahseder. “İlk önce ciddiye almadım.” der. Sonra aynı rüya tekrarlanınca gündemine İslam girer. Aynı yıl ağır hasta olan kardeşinden ümitlerini kestikleri an, bir Müslüman âlimin duasıyla kardeşleri iyileşince zihin dünyalarındaki yolculukta adres iyice kesinleşir, İslam. A. R. Rahman ve ailesi Müslüman olurlar.
5 vakit namazını müzik sektöründeki işlerin ağırlığına rağmen hiç terk etmediğini söyleyen Rahman, bu röportajı verdiğinde ikinci hac ziyaretini gerçekleştiriyormuş. Hint sinemasında ilerlemek isteyen Müslüman sanatçılar isim değiştirirken o İslam öncesi A. S. Dileep Kumar olan adını değiştirerek A. R. Rahman olarak kullanmaya başlamış.
Açılımı Allah Rakha Rahman olan adı “Allah’ın korumasında, gözetiminde” anlamına geliyor. A. R. Rahman’da, Allah’ın rahmet eseri çok açık biçimde gözüküyor. İsminden ve dininden utanmadan yoluna devam edip Grammy ve Oscar gibi müzikte dev ödülleri kazanmayı bilmiş.
İslamofobianın arttığı bu zamanlarda bunun Hindistan’daki yansımasını bazen “Hint sinemasında Müslüman oyunculara ambargo” başlıklı haberlerde görünce A. R. Rahman’ın zaferleri daha da anlamlı geliyor. Özellikle Hindistan’da bu günlerde hortlayan başörtüsü yasağı hem bizlere hem Hintli sinemacılara muhteşem bir özgürlük hikâyesini sinemaya aktarmak içinde fırsat veriyor.
Grammy’den Oscar’a kazandığı ödüllerle güzel eserlere imza atmış bu ismi selamlıyor, İslam’ın terörle eş anlamlı hâle getirilmeye çalışıldığı bu dünyaya verilecek en iyi cevabın sanattan geçtiğini A. R. Rahman vesilesiyle bir daha hatırlatıyoruz.