Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de, yeryüzünde ilk imar ve inşa edilen belde olmasına dikkat çekerek Mekke’yi “Ümmü’l-Kura”1(Şehirlerin anası) diye nitelendirmiştir. Mekke, şehirlerin anası olduğuna göre sair şehirler evlat mesabesinde olmaktadır.
Evlatlar ise genetik olarak ebeveynine benzerler. O halde Rabb’imiz bu vasıflandırmayla Mekke’nin Hz. Adem (A.S)’dan Hz. İbrahim’e ve ondan Saadet Asrına; özellikle fetihten sonraki yapılaşmasıyla bize imar ve şehirleşmede model olarak takdim etmiştir.
Mekânlar, insanın inançla, insanın insanla, insanın dünyayla, dünyaya ait nesneler ve nesnenin nesneyle olan mesafesinin ve ilişkilerinin üç boyutlu bir anlatımıdır. Bu bağlamda şehirlerin imarındaki öncelikli gaye; o şehir insanlarının kulluk şuurunun esas alınması gerklidir. Rabb’imiz, yeryüzünde halife olarak yarattığı ve yerleştirdiği insana; “Şüphesiz insanlar için kurulan ilk ev, Mekke’deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kâbe)’dir.”2 buyurarak ilk kurulan şehirde, tüm camii ve mescidlerin bağlı bulundukları merkez olarak ilk yapılan binanın Kâbe olduğunu haber vermektedir.
Mekke’nin ziraata elverişli olmayan alanda kurulduğunun haber verilmesi; ekip dikmeye elverişli alanların ziraata bırakılması, iskânın ziraata elverişli olmayan bölgelerde olması gerektiğinin işareti olabilir.
Kur’an-ı Kerim’de kişiliğimizin bulunduğumuz ortama göre şekilleneceği gerçeğine işaret edilerek; “Rabb’imiz! Ben çocuklarımdan bir kısmını namazı dosdoğru kılmaları için, senin Beyt-i Haram’ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmını onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerle rızıklandır ki şükretsinler.”3 buyrulmuştur.
Hayatınızı tevhide göre şekillendirmek gayesiyle hiçbir ekonomik kaynağa sahip görünmeyen, kuş uçmayan kervan geçmeyen, ekin bitmeyen bir vadiye de yerleşseniz Allah sizi hiç ummadığınız yerden rızıklandıracağını, ekonominizi güçlendirecek ufuklar açacağını. “Yaz ve kış yolculuğunda onları (güvenliğe kavuşturduğu ya da başkalarıyla) ısındırıp yakınlaştırdığı için, şu evin (Kabe’nin) Rabb’ine kulluk etsinler.”4 ayetleri ile beyan etmiştir. Bununla beraber “Onların, Beyt(-i Şerif) önündeki duaları, ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başkası değildir.”5 ayeti kerimesiyle de; insanlar tevhidin ruhunu kaybederse şehrin iman ve tevhid simgesi olan mabedinin bir hurafe ve bidat merkezine dönüştürülebileceği tehlikesine dikkat çekilmektedir.
Kur’an-ı Kerim, şehirlerin ekonomik düzenini, huzurunu, ahlakını bozanları “Mütref” olarak adlandırır. “Biz herhangi bir memlekete tehlikeyi haber veren bir uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın refah ile şımartılmış (mütref) olanları: “Biz sizin gönderildiğiniz şeyleri tanımayız.” dediler.”6
Kur’an-ı Kerim, şehirlerin ekonomik düzenini, huzurunu, ahlakını bozanları “Mütref” olarak adlandırır.
Bugün ülkemizin Çukurova, İç Anadolu ve birçok bölgesinde en münbit ziraat arazilerin beton yığınlarıyla doldurulmuş olması, sanırım, bu işaret üzerinde düşünmeyi gerekli kılmaktadır.
Evlerin içindeki yaşantının da iman merkezli olması için şu rabbani talimata kulak vermek gerekmektedir: “Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın.”7 Yani ehlüıyalinizin Rabb’ini unutmaması için evlerinizi kıbleye dönük yapın ki, orada kıbleye dönülsün, ömrünüzü tükettiğiniz mekânlarınız namaz kılınan evler olsun.
Başka bir ayette içinde Allah’ın zikredildiği, namazın kılındığı, Kur’an’ın okunduğu evler şöyle methedilmektedir: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba bir kandil içindedir; o kandil de sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden tutuşturulur. Yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. Allah insanlara işte böyle misal getirir. Allah her şeyi bilir. Bu kandil birtakım evlerdedir ki, Allah o evlerin yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O’nu tesbih eder…”8
Bu ayetlerin mimarimize bir yansıması olarak; hayatta iken evlerini kıbleye dönük yapıp kişilik ve kimliklerini iman ve şuur ile yoğuran Müslümanların öldükten sonra da mezarlarını kıbleye dönük yapmaları “De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb’i Allah içindir.”9 Nazmı celilindeki ifadenin tecessüm etmiş halidir.
Yöneticilerimize, şehir planlamacılarımıza ve mimarlarımıza ilham olmalıdır. Camiiler hayatın merkezine konmalıdır.Şehir planlamacılığında şu ayeti baz almalıyız.“Onların yurdu ile içlerini bereketlendirdiğimiz memleketler arasında, birbirinden görünen nice köyler var ettik ve bunlar arasında yürümeyi mesafelere ayırdık. “Oralarda geceleri, gündüzleri korkusuzca gezin, dolaşın.” dedik. Bunun üzerine, “Ey Rabb’imiz! Aralarında yolculuk yaptığımız şehirlerin arasını uzaklaştır.” dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onları, dillere destan ettik (efsanelere konu olan bir halk kıldık) ve onları büsbütün parçaladık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.”10
“Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgarları gönderen O’dur. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir memlekete gönderir, sonra onunla yağmur yağdırır ve onunla her çeşit ürünü yetiştiririz. İşte biz, ölüleri de böyle diriltiriz. Gerekir ki düşünür, ibret alırsınız.”11Ayet-i kerimesi de şehirleşme ve medeniyette suyun önemini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kapitalizm her konuda sadece kazanç kaygısıyla hareket eden bir yapıdır. Onda tevhide ve ahlâki kaygılara asla yer yoktur. Materyalizm ve kapitalizmde şehirleşme ve imar anlayışı güç gösterisidir: “(Materyalist kâfirler) dediler ki; “Sen, bizim için yerden suyu kesilmeyen bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veyahut hurmalıklardan ve üzümlüklerden senin bir bahçen olsun da ortasından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut söyleyip zannettiğin gibi, göğü başımıza parça parça düşüresin veya Allah’ı ve melekleri söylediğine şahit getiresin. “Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.” De ki: “Rabb’imi yüceltirim; Ben, sadece elçi olarak gelen bir insanım.”12
Rabb’imiz; “Allah’a ortak koşanlar, kâfirliklerine bizzat kendileri şahitlik ederlerken, Allah’ın mescitlerini imar etme salahiyetleri yoktur. Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder…”13 buyurur.
Bugün kral sarayları, beş yıldızlı oteller, beton yığını, devasa yüksek binalar Kâbe’nin ihtişamını ve cazibesini gölgede bırakacak hale gelmişse, Ebrehe’nin Kâbe’nin ihtişam ve cazibesini çalmak gayesiyle Yemen’de yaptırdığı o süslü, yaldızlı sahte mabedi ne yazık ki Ümmü’l Kura’ya kadar inmiş demektir.
Hicret ile Yesrib’i Medine-i Münevvere’ye dönüştüren Resûli Ekrem Efendimizin (Salât ve selam üzerine olsun) Yesrib’e varır varmaz ilk icraatı şehrin ve hayatın merkezi olarak Mescid-i Nebî’yi ve hemen yanı başına Suffe’yi inşa etmek olmuştur. Böylece tıpkı Mekke’de olduğu gibi Mescid hayatın merkezine oturtulmuş, imar-iskân, eğitim, ekonomi, idare, sosyal hayat hep mabede göre şekillendirilmiştir. Bundan hemen sonraki faaliyetlerin başında ise Medine pazarı kurularak daha önce Yahudilere bağımlı olan ticaret ve üretim potansiyeli değerlendirilmiş, Müslümanlara ekonomik bağımsızlık kazandırılmıştır. Günümüzde Medine ve şehirlerin anası Mekke’nin birçok tekstil, elektrik, elektronik vb. ürünlerde bir Çin ve Japon pazarına; esans, parfüm vb. ürünlerde bir Fransız ve İtalyan pazarına dönüştürülüp dünya Müslümanlarının ekonomik esaretlerini, sanayi ve teknoloji bakımından emperyalistlere muhtaçlıklarını ispat eder bir duruma düşürülmüş olmasıdır.
İnanç, hayatımızdaki değerleri fiziksel çevredeki biçimlere dönüştürerek hayat tarzını etkiler ve davranışlarımızı belirler. “Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere izin isteyip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde düşünüp anlarsınız.”14 Ayet-i kerimesi mimarimizde kapı tokmaklarına kadar şekil vermiş, kadınlar için ayrı erkekler için ayrı ses verecek şekilde düzenlenmesini sağlamıştır. Yine; mimarimizde Kâbe’ye duyulan hürmet sebebiyle tuvaletlerin kıbleye dönük olmaması imanımızın mimarimize ayrı bir yansımasıdır.
İslam, bizim hayatımızdaki fiziksel mekânları öylesine muhteşem şekillere büründürmüştür ki, mimarimizdeki külliye anlayışı inancımızın, imanımızın fiziki yapıya dönüşmüş hali olmuştur. Eski İstanbul’un ibretlik hamam kitabelerinden birinde hatırlayalım.
“Tıynetin na-pak ise, hayr umma sen germabeden,
Önce tathir-ikalb et, sonra tathir-i beden.”
(Karakterin temiz değilse, hamamın seni temizlemesini bekleme. Temizlik istiyorsan evvela kalbini temizle, sonra da bedenini.)
Bu etkisiyle fiziksel çevre aynı zamanda, içinde yaşayanların inançlarını, değerlerini, hayat görüşlerini örf ve geleneklerini yansıtan bir ortamdır. Bu sebeple arkeolojik kazılarla gün yüzüne çıkartılan antik yerleşim yerlerinin mimari yapısından elde edilen bulgulardan orada yaşayan insanların inandıkları dinleri, adetleri ve gelenekleri hakkında pek çok bilgiye ulaşılabilmektedir. Böyle devam ederse, bugün Müslümanların yaşadığı şehirlerin üzerinden tarihin silindiri geçtikten sonra arkeolojik bir kazıyla yeniden keşfedecek gelecek nesiller herhalde “Burada putperestlerle, gayrimüslimlerle, Müslümanlar iç içe yaşamışlar.” diyeceklerdir.
1 En’am, 92
2 Al-i İmran, 96
3 İbrahim, 37
4 Kureyş, 2,3
5 Enfal, 35
6 Sebe’, 34
7 Yunus, 87
8 Nûr, 35,36
9 En’am, 162
10 Sebe; 18, 19
11 A’raf, 57
12 İsrâ, 90-93
13 Tevbe, 17, 18
14 Nûr,27