Kaç gündür derin derin savaş, haksızlık, katliam, işgal, sömürü ve açlık gibi sıradan günlük hadiseler arasında algılananolayları düşünüyorum da bu yüzden uykularım kaçıyor, sonra dışarı çıkıp sessizliği dinliyorum, yıldızlara ve göğe bakıyorum.
Belli bir zaman sonra sessizlik bile artık insanı rahatsız etmeye başlarken sessizliğin ayak sesleri bile her taraftan, her taraftan, ta uzaklardan duyulurken insan nasıl olur da hemen yanı başında patlayan silah seslerini duymaz, merak etmez, isyan etmez?
Bu durumu nasıl tanımlamak gerekir, bilemiyorum. Kedilerin ve köpeklerin aç bırakılmasına, soğukta üşümesine, kötü muamele edilmesine isyan eden, bazen ağaçların kesilmesine karşı çıkan, kendini yırtarcasına bu durumlara itiraz eden insanlar, yanı başında çocukların, kadınların, yaşlıların, suçsuz toplumların öldürülmesine, katledilmesine neden ses çıkarmazlar? Neden karşı duruş sergilemezler de tam tersine eylem ve söylemleriyle bu zalimlere, katliamcılara ve sömürgecilere destekçi olurlar?
Anlamak mümkün değil. Bizim yetiştirdiğimiz nesiller neden bu hâle geldiler? Top yekûn ülkeleri, kıtaları, toplumları, çocukları aç bırakan, evleri, şehirleri bombalarla havaya uçuran, darmadağın eden, suçsuz insanların bedenlerini deşen vahşiliğe karşı neden bir itirazları olmaz? Sessizliğin ayak sesleri her taraftan duyulurken insanım diyenlerin tecavüz, ölüm, katliam ve sömürüye karşı, işgal ve işkenceye karşı neden sesleri çıkmaz?
İnsan olmanın en asgari şartı zulüm ve haksızlığa karşı çıkmaktır. Hem de kendi hemcinslerine işlenen cinayetlere karşı çıkmasıdır. Hayvanlar bile kendi soylarından biri öldüğü zaman tepki gösterirlerken insanların bu özelliği kaybetmesi neyle açıklanabilir? İnsan denen akıl ve vicdan sahibi varlık, neden insan soyundan gelenlere karşı yapılan zulüm, işkence, ölüm ve haksızlıklara karşı tepki göstermez de sessizce bakıp seyirci kalır.
Kuşlar kendi cinsinden olanlarla birlikte uçarlar. Şahin şahinle, güvercin güvercinle birlikte uçar, birlikte yaşar. Kartalla birlikte gökte pervaz eden bir güvercin bugüne kadar görülmemiştir. İnsan da kendi özünden olanlarla birlikte yaşadığı toplumun sorunlarına, insanlığın sorunlarına karşı kayıtsız kalamaz, kalmamalıdır.
İnsan olmanın en asgari şartlarından biri haklıdan ve ezilenden yana olup haksızlık yapanların, zulmedenlerin karşısında tavır almak ve onlarla mücadele etmektir. Modernizm denen çağdaş hastalık mikrobu, beyinlere ve kalplere bulaşıp akıl ve vicdanı devre dışı bırakıp insanı etkisiz, tepkisiz, duyarsız ve ölü bir varlık hâline getirdi. Batı medeniyetinin gölgesinde, Batılı anlayışla, Batılı bakış açısıyla, Batılı felsefeyle, Batı medeniyetinin değerleriyle verilen eğitim sonucunda yetiştirdiğimiz nesiller nasıl bu hâle geldiler?
İnsan demek mücadele demektir. İnsan demek sevgi ve şefkat demektir. İnsan demek hak ve adalete dayanan, hakikate dayanan, barış medeniyetini, hakça ve adilce bir düzeni kurmak demektir. İnsan ölü ve ruhsuz bir varlık değildir, bitkiler gibi mevsimi geldiğinde yitip giden, mevsimi geldiğinde yeşeren, canlanan bir varlık değildir. İnsan akıl, mantık, vicdan, bilgi ve hafıza sahibidir. Her zaman canlı kanlı ve mücadele ruhuna sahip olan varlık demektir. Kendini okuyan, kitabını okuyan, dünyayı okuyan ve tanıyan, medeniyet kuran varlık demektir.
Medeniyet ise sevgi, şefkat ve barış, hak ve adalet, huzur ve mutluluk demektir. İnsan bu değerlere emek vermeli, bu değerler için mücadele etmelidir. Yoksa insanlığını da geleceğini de kaybeder. Dünyayı ateşe veren, her tarafı savaşa, kana ve gözyaşına boğan, yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, vahşi kapitalizme teslim olan insan, nasıl insandır? Kapitalizmi doğuran Batı medeniyetinin artık insanlığa verebileceği bir şey kalmamıştır. Artık dünyada huzur ve barışı, hak ve adaleti sağlayacak bir düzen kurması da söz konusu olamaz.
Biz ne mi yaptık? Açık ve net bir şekilde söylemek gerekir ki bizim eğitim sistemimiz Batı medeniyetinin etkisi altına girerek insanı “insan” olmaktan çıkarıp insanı “insanın kurdu” hâline getirdi.Oysa insan insanın kurdu değil insan insanın yuvası olmalıdır.