Osmanlı devri ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinde örgün eğitim kurumlarının azlığı ve nüfusun yüzde seksene yakın önemli bir bölümünün köylerde yaşıyor olması nedeniyle, eğitimin yaygın bir şekilde verildiği çok önemli bir mekândır köy odaları. Bu dönemlerde sanayileşme ve buna paralel olarak şehirleşmenin çok az olduğu Anadolu coğrafyasında 20. yüzyılın ikinci dönemine kadar, toplumun önemli çoğunluğu tarım ve hayvancılıkla uğraşıyor olması nedeniyle köylerde yaşamaktaydı. Okuma-yazma oranın düşük olduğu bu dönemlerde eğitim, bilgi ve kültür sözlü olarak aktarılıyor, tevatür yoluyla nesilden nesile intikal ediyordu. Böylesi bir dönemde yaygın eğitim için en uygun mekân, elbette köy odaları idi. Köyde maddi durumu iyi olanların hizmetini üstlendiği bu odalar sosyal bir mekân olmanın yanında aynı zamanda çocuk ve gençlerin eğitildiği birer özgün kurumdu.

Köy odalarının kendine has özel kuralları bulunur ve bunlara titizlikle uyulurdu. Oturma düzeninden sohbet adabına, hizmetten ikrama kadar yerleşmiş kurallar, Anadolu’nun dört bir yanında yıllarca değişmeden devam etti. Odanın en üst tarafında yaşça en büyük olanlar oturur ve yaş durumuna göre geriye doğru sıralama yapılır ve en sonda minderlerin üzerinde diz çökerek oturan çocuklar yer alırdı. Sohbetlerin konusunu yaşlılar belirler ve sohbeti onlar yönetirlerdi. Dini konuların ağırlıklı ele alındığı sohbetlerde, hatıralar ve hikâyelerle konu zenginleştirilir çocuk ve gençler için ilginç hale getirilirdi. Çeşitli cenk kitaplarının da okunduğu sohbetlerde; Battalgazi, Zaloğlu Rüstem ve Hazreti Ali (R.A.)’nin savaş hikâyeleriyle kahramanlık, fedakârlık, cesaret, doğruluk, dürüstlük, yardımlaşma ve dayanışmanın önemi üzerinde durulur; gençler bu şuurla yetiştirilir, şehitlik ve gazilik sevdası gönüllere yerleştirilmek suretiyle askerliğe hazırlanırlardı. Büyüklere gösterilmesi gereken saygıyı ve onlara adaba uygun bir şekilde hizmet etmeyi odalarda öğrenen gençler, bu özgün mekânlarda özenle yetiştirilirlerdi. Su isteyen bir büyüğüne ne şekilde suyu ikram edeceğini köy odasında öğrenen çocuk veya genç, ömrü boyunca bu alışkanlığını devam ettirirdi. Su bardak veya tasla ikram edildikten sonra içilip bitirilinceye kadar hürmetle ayakta beklenir ve aynı şekilde boş kap geri alınırken büyüklerin iltifat ve duasına mazhar olunurdu. “Su gibi aziz olasın” ya da “Su gibi ömrün uzun olsun” duaları çok yapılırdı. Akrabalık bağı olsun ya da olmasın büyükler, ağabey, emmi, dayı, teyze, abla ve hala gibi unvanlarla çağrılır, köydeki büyüklerle küçükler arasında kuvvetli bir saygı ve sevgi köprüsü bulunurdu.

Köy odaları köyün sorunlarının görüşüldüğü idare meclisleriydi aynı zamanda. Köyün ortak kullandığı veya köyün ortak malı olan; cami, mektep, yol, köprü, mera, yayla, baltalık, harman, değirmen ve bezirhane gibi yerlerin varsa sorunları veya kullanımları konusundaki kurallar görüşülür, karara bağlanırdı. Köylerdeki işlerin bitirilmesi için olmazsa olmaz imece de yine genellikle köy odasındaki toplantılarda belirlenir, özellikle işlerini bitirme konusunda sıkıntı yaşayanlara kimin ne zaman yardıma gideceği karara bağlanırdı. Küslerin barıştırıldığı en uygun mekânlardır köy odaları aynı zamanda. Köylüler arasında bazı anlaşmazlıklar veya tartışmalar nedeniyle meydana gelen küslükler ve kırgınlıklar, önceden büyüklere haber verilir ve taraflar köy odasına davet edilerek burada dinlenir, sonra da nasihatler yapılır ve araları sulh edilirdi. Köy odaları yardımlaşma ve dayanışmanın da merkezi idi. Maddi durumu zayıf ya da herhangi bir zarara uğramış olanlar için, onların bulunmadığı bir toplantı yapılarak, gerekli yardımlar toplanır ve usulüne uygun bir şekilde mağdurlara ulaştırılırdı.

Köye gelen misafirleri ağırlamak için de en ideal mekândır köy odaları. Köye gelen yolcu, çerçi, kalaycı, berber, düğün için gelen misafir ve çalgıcı, hallaç, nalbant, sağlıkçı, tahsildar, amele ve ustalar burada ağırlanır, gerekli ikram ve hizmette kusur edilmezdi. Ayrıca misafirlerin varsa binekleri de köylülerin ahırlarına çekilerek yemlenir ve sulanırdı. Evlerde özenle pişirilen yemekler sinilerle odaya gönderilir, misafir sayısına göre yatak yorgan takviyesi yapılırdı. Misafirin, yolcunun her zaman gelebileceği ihtimaline karşılık köy kadınları her zaman hazırlıklı olur; yumurta, tereyağı, bal, kavurma, kaymak ve mevsimine göre yaş ve kuru gıdalar bir köşede sürekli muhafaza edilirdi. Tarla, bağ ve bahçelerden elde edilen tüm mahsul ile evde hazırlanan yiyeceklerden misafirlerin payı ayrılırdı. Çünkü yarım asır öncesine kadar köy hayatında misafire ikram, tazim ve hürmet had safhada idi. Misafirin banyo ihtiyacı için de gerekli tedbirlerin alındığı odalarda, ayrıca rahat bir şekilde abdest alıp namazını kılması için de tüm ihtiyaçlar odaya konurdu. Bununla ilgili bazı köylerin misafir odasına asılı levhaların birindeki sözler çok dikkat çekicidir:

Ey misafir! Kıl namazın kıble bu canibdedir.
İşte leğen işte ibrik işte peşkir iptedir.
Bize gelen her misafir ekmek ile aş yesin.
Ger namazın kılmaz ise toprak ile taş yesin.
Âkil isen kıl namazın çünkü saadet tacıdır.
Sen namazı şöyle bil ki mü’minin miracıdır.
Din eğitiminin genelde sözlü olarak verildiği köy hayatında çocuklara dini öğretiler sırasıyla ezberletilir ve tekrar ettirilirdi. İmanın, İslam’ın, abdest ve namazın şart ve rükünleri unutulmayacak kalıplarla kolaylaştırılırdı. Mesela:
“- İslam’ın şartı kaç?
-Beş.
-Söyle bakalım.
-Savm u salât, hacc u zekat, kelime-i şehadet getirmek.
-Getir bakalım.
-Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resulüh.
-Maşallah, aferin oğluma!” diye bu şekildeki diyaloglarla tekrar yaptırılır ve çocuklar sözlü olarak ve bazen de küçük hediyelerle ödüllendirilirdi.

Namaz eğitiminin çok küçük yaşlarda hem ailede hem de cami ve köy odalarında verildiği bu dönemlerde namaz kılmamak çok büyük bir kusur olarak kabul edilir ve bu konuda ihmali olanlar sıkça uyarılırdı. Hatta büyüklerden dinlediğime göre; bir köyde namaz kılmayan birinin olduğunu işiten molla ya da hocalar, komşu köylerden oraya giderek bu beynamazı uyarır ve namazını kılması için telkinde bulunurdu. “Bir beynamazın yedi köye zararı vardır.” deyimi de namaz kılmamanın ne denli büyük bir felaket olduğunu anlatmak için sarf edilmiş güzel bir söz olarak zihinlerde yer almıştır.

Köydeki yaygın eğitimle ilgili kız çocukları ve genç kızların eğitimini de özellikle neneler üstlenir, bu konuda annelere büyük bir destek verirlerdi. Nenelerin anlattığı hikâye ve masallardan ders ve ibretler çıkartılarak zihnin bir kenarına not edilirdi. Onların geniş ve derin tecrübeleri sayesinde kız çocukları kısa zamanda hayatın ve tüm uğraşların doğrularını öğrenirlerdi. Kur’an ve din eğitimi konusunda kız çocukları fırsat oldukça hanım hocalara gönderilirdi. Ekmek ve yemek yapmak, bebeklere bakmak, evi temizlemek, hayvanları sağmak; yoğurt, peynir ve tereyağı yapmak, kış yiyeceklerini hazırlamak gibi konularda kız çocukları bizzat işin içine sokularak, basit görevler verilir ve eğitilirlerdi. Köy hayatının gereği olan, bütün aile fertlerinin tüm işlere katkıda bulunması zorunluluğu nedeniyle, erkek ve kız çocukları aldıkları sorumluluklarla kısa zamanda olgunlaşır, hayatı öğrenmiş olurlardı.

Cumhuriyet döneminin ilk dönemlerinde köylere okulların açılması ve okullarda verilen “çağdaş eğitim” çocuk ve gençleri kısmen köy odalarındaki eğitimden uzaklaştırsa da köy odalarına en büyük darbeyi 1960 ve 70’li yıllarda köylerde açılan kahvehaneler vurdu. Köylerde açılan kahvehanelerde çeşitli oyunların oynatılması ve gençlerin bunlarla zaman geçirmesiyle kadim kültürden hızlıca uzaklaşmalar başladı. Kahvehanelerdeki çeşitli oyunlara kendini kaptıran gençler, maalesef büyüklerin güzel sohbetlerini dinleyemez ve tecrübelerinden yararlanamaz hale geldi. Kahvehanelerin ardından 1980’li yıllarda köylere giren televizyon da hem köy odalarına, hem de köydeki kadim kültüre önemli darbeler indirdi. Televizyon, kendi milli kültürümüzden ziyade Batı kültürünün ağırlıkla yer aldığı yayınlarıyla insanımızı özünden uzaklaştırmada önemli bir rol oynadı. Kur’an ve sünnet kaynaklı şehir ve köy hayatı, yerini Batı hayatına terk ederken; ülkede siyasi kaos, anarşi, terör, ekonomik kriz, ahlaki erozyon ve sosyal bunalımlar gündem oldu ve halen doğrular ve güzellikler değil bu konular konuşulmaya devam ediyor. İlim, irfan, ahlak ve erdemin giderek seviye kaybettiği günümüzde maalesef nüfusumuzun önemli bir bölümünün yaşadığı büyük şehirlerde orta yaştakiler ve gençler tarafından “Köy odası kültürü” artık birer belgesel olarak izlenmekteyken, yaşlıların da gönüllerinde özlem duyulan birer hatıra olarak kaldı.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum