İngilizce Islamist olarak kullanılan ve Türkçeye İslamcı kavramı olarak çevrilebilen İslamcılık kavramı, Batıcı, Avrupacı gibi kullanım şekliyle aynıdır. Batıcı nasıl Avrupalıların yaşam tarzını kendi ülkesine taşımaya çalışan Batı hayranı kişiler için kullanılıyorsa, İslamcı da İslami değerleri, İslami yaşantıyı savunan kişiler anlamında kullanılıyor. Bunun da 19 ve 20. yüzyılda en önemli ayağı İslam Birliğinin sağlanmasından geçiyordu.
İslam Birliğini İttihad-ı İslam olarak basında ilk ele alan düşünür Namık Kemal’dir. O İttihad-ı İslam kavramını Hürriyet gazetesinin 10 Mayıs 1869 tarihli sayısında kullanmış, daha sonra başta Basiret gazetesi olmak üzere Yeni Osmanlılar’ın diğer yayın organlarında tartışmaya devam etmiştir. Özellikle Mehmet Akif ve Eşref Edip gibi müstesna düşünürlerin yayınlanmasına öncülük ettiği Sebilürreşad Dergisi de 1908 yılından başlayarak İttihad-ı İslam fikrinin en önemli savunucularından olmuştur. (Sebilürreşad, Haziran 2017, 1017. sayı)
Prof. Dr. Hayrettin Karaman bu kavramı 01.07.2001 tarihinde, Yeni Şafak Gazetesinde “İslamcılık” adlı makalesiyle tekrar gündeme getirdi. Karaman hoca bundan on yıl sonra 18.02.2011 tarihinde “İslamcılar değiş- ti, İslamcılık bitti mi?” diye bir makale daha yazdı ve bu konuyla ilgili 2011 yılında dört makale daha yayımladı. Ancak bu yazılara fazla bir tepki gelmedi. İslamcılık karşıtı yazılar, Ali Bulaç’ın 21.07.2012 tarihindeki “İslamcılık Nedir?” başlıklı yazısı ve aynı konuyla ilgili peş peşe yazdığı iki makalesinden sonra akın akın gelmeye başladı ve ilk tepki de aynı gazete ve aynı sayfada yazan ülkücü kökenli Mümtazer Türköne’den geldi.
İslamcılığa İslam karşıtı cepheden olduğu kadar, İslam Birliğini savunan, İslam’ı yaşama biçimi olarak benimseyen çevrelerden de tepkiler geldi. Bunlar arasında rahmetli M. Şevket Eygi ve Abdurrahman Dilipak gibi İslam Birliği için makale ve kitap yazan, konuşmalar yapan, gayret sarf eden Müslümanlar da vardı. Rahmetli M. Şevket Eygi, İslamcılığı Cemalettin Afgani’ye indirgediği için ve onun Sünni geleneğe aykırı söylemleri yüzünden İslamcılığa karşı çıktı. Yoksa ömrünü hilafetin yeniden tesis edilmesine, Müslümanların birleşmesine adamış entelektüel bir Müslümandı. Abdurrahman Dilipak ise İslamcılığa terim olarak karşıydı. Kendisini sadece Müslüman olarak isimlendiriyordu. Sonu cılık-cilik gibi eklerle biten ifadelerin indirgemecilik, ayrıştırıcılık olduğunu düşünüyor. Karaman hoca ise bu fikre karşı şunu söylüyordu: “Müslüman, dini İslam olan kişi demektir. İslamcılık hangi tarihte ve kimler için kullanılmış olursa olsun “bir kısım Müslümanın belli bir misyonu, ameli, hareketi, aksiyonu” demektir.” (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak Gazetesi, 30 Nisan 2017, Siyasi partiler ve İslamcılık)
Hayrettin Karaman, “Tarih boyunca İslam’ın ve Müslümanların maruz kaldıkları meydan okumalara karşı Müslümanca tavır alan ve tehlikeleri savmak için fikir ve fiil cihadı yapan Müslümanlar İslamcıdır.” der. (H. Karaman, Şeni Şafak 10 Temmuz 2015, İslamcılık Ölmez)
İslamcılık özetle, “İslam’ın ana referans kaynaklarından hareketle yeni bir insan, toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvurunu, buna bağlı sosyal örgütlenme modelini ve evrensel anlamda İslam Birliğini hedefleyen entelektüel, ahlaki, toplumsal, ekonomik, politik ve devletlerarası harekettir. Başka bir deyişle İslam’ın hayat bulması, hükümlerinin uygulanması, dünyanın her tarihsel ve toplumsal durumunda İslam’a göre yeniden kurulması ideali ve çabası”dır. (Ali Bulaç, İslamcılık Nedir? Zaman Gazete 21.07.2012)
Bu tanımdan hareketle Hz. Muhammed (SAV) Kur’an’ın emirleri doğrultusunda yeni bir insan, toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvurunu, buna bağlı olarak sosyal örgütlenme modelini ve evrensel anlamda İslam Birliğini hedefledi diyebiliriz. Resulullah (SAV) tam da bunu hedeflemedi mi? Yine Resulullah yeni bir entelektüel, ahlaki, toplumsal, ekonomik, politik ve devletlerarası harekete girişmedi mi? Resulullah İslam’ın hayat bulmasını, hükümlerinin uygulanmasını gerçekleştirmedi mi, bu uğurda hayatı boyunca mücadele etmedi mi?
Efendimizin (SAV) hayatına baktığımızda rahatlıkla İslam’ın imanla birlikte ve bu imanın bir gereği olarak en ideal siyasi ve/veya toplumsal yönetim tarzı ortaya koyarak bugünkü tabiriyle bir ideoloji olduğunu da söyleyebiliriz. Ama Platon’un “Devleti”, Thomas More’un “Ütopyası”, Robert Owen’in (1771-1858) satın aldığı adasında işçileriyle birlikte uygulamaya çalıştığı ama başaramadığı “sosyalist yaşam biçimi” gibi ütopik bir tasarım değil, bizzat Resulullah ve ondan sonraki halifeler tarafından uygulanan, gerçekleştirilen ve başarıya ulaşan toplumsal yönetim tarzıdır. Üstad Necip Fazıl da İdeolocya Örgüsü’nü bu anlayış üzerine oturttu.
Yüzyıllarca süren bu yönetim biçimi İslam devletleri zayıflayıp, tek tek batılı devletlerin egemenliğine girip, birlik ve beraberliğini kaybedince Osmanlı’nın son döneminde İslam’ın tekrar eski gücüne kavuşması için Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi gibi Yeni Osmanlıcılar, Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh, Mehmet Akif Ersoy gibi modernistler ittihad-ı İslam’ı (İslam Birliğini) yeniden gündeme getirdiler. Bunun bayraktarlığını ve finansmanını da 2. Abdulhamid yaptı.
Bu adımı 19. yüzyılın sonlarında en güçlü bir şekilde atan ilk isim şüphesiz Osmanlı’nın 34. padişahı ve İslam dünyasının 113. İslam halifesi 2. Abdulhamid’dir. Abdulhamid bu hareketi 1878 Berlin Antlaşmasından sonra bir plan çerçevesinde yürürlüğe koymuş ve işe Kuzey Afrika’dan, Berka ve Bingazi’den başlamıştır. (Mustafa İslamoğlu, İslami Hareket – Anadolu ll, Denge Yay. Aralık 1991, sh. 151)
Mustafa İslamoğlu’nun deyimiyle o, “Unvan halifeliğinden nüfuz halifeliğine” geçerek İslam Birliğinin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Abdulhamid’i sevmeyen Namık Kemal, Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh gibi İslam dünyasının güçlü simaları bile bu projesinde kendisini desteklemişlerdir.
Muhammed Abduh Beyrut’ta sürgündeyken bir hutbesinde bu desteğini şöyle dile getirir: “Müslümanlardan akıl sahibi olanlar Osmanlı Devleti’ni korumanın Allah’a ve elçisine imandan sonra akidenin üçüncü esası olduğu görüşündedirler. Çünkü yalnız başına bu devlet İslam’ın otorite ve gücünün koruyucusu, bekasının teminatıdır. Dinin şu anda ondan başka gücü yoktur. Ve ben zayıflığıma rağmen, akidede Müslüman, meşrepte Osmanlıyım. Her ne kadar dilim Arapça olsa da, Allah’ın farzları içerisinde şeriata iman ve usulü üzere amelden sonra hilafet makamına saygı duymak, sahip çıkmak ve boyun eğmek, düşünce, söz ve amelde elden gelen gayreti göstermekten daha büyük bir farz bulamıyorum ve gücüm yettiğince bunu yerine getirmeye çalışıyorum.” Ve Osmanlı devletini sevmediğini, Osmanlı yöneticilerine güvenmediğini söylese de “Lakin bu devlete kötülük murad eden bir Müslüman bulunamaz, çünkü o, İslam ümmetinin korunağıdır, o düşerse biz Müslümanlar Yahudiler gibi oluruz.” der. (Mustafa İslamoğlu, İslami Hareket – Anadolu ll, Denge Yay. Aralık 1991, sh. 176, 177)
2. Abdulhamid’in İslam Birliği girişimi çok büyük oranda başarılı oluyor, İslamoğlu’nun deyimiyle Anadolu’dan Hindistan’a, Orta Asya’dan Trablusgarb’a, Endenozya’dan Arnavutluk’a, Çin’den Yemen’e kadar tüm dünya Müslüman-larını aynı gaye etrafında kenetliyor.
(M. İslamoğlu, age, sh. 144)
Nitekim Osmanlı devletinin Batı’ya karşı yenilmesinden sonra da İslamcılık ve İslam Birliği hareketi devam etmiştir. Karaman hocanın tabiriyle “Dünya yüzünde Müslümanlar var oldukça, adına İslamcılık deyin demeyin, “İslam davası ve bu davanın sahipleri” var olacaklardır. Dava ise “İslam’ın hayatın bütün alanlarında var olması, İslam din ve medeniyetinin en uygun üslup içinde dünya insanlığına sunulması, Müslümanların bir şekilde birleşmeleri ve bütün dünyada adil bir düzenin hâkim olmasıdır.” (H. Karaman, Yeni Şafak, 10 Temmuz 2015, İslamcılık Ölmez)
Yüzyılımızda ülkemizde İslamcılığın ve İslam Birliği’nin en bilinçli ve en teşkilatçı lideri şüphesiz Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dır. 1970’li yılların başında kendisi Meclis kürsüsünde Müslüman ülkelerle ortak Pazar kurulmasından bahsetmektedir. (TBMM’de 11 Aralık 1970 tarihli müzakere, bkz. Prof. Dr. N. Erbakan Külliyatı, 3. Cilt, sh. 382, 399) Erbakan 25 Aralık 1991 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu kürsüsünde ise şunları diyordu: “İslam Birliği kurulduğu zaman ne olacak? Bugün 46 tane Müslüman ülke, 80 tane Müslüman topluluk var. Rusya’da, Balkanlarda ve dünyanın diğer yerlerinde… Bu 80 tane topluluk, önce kendi birleşmiş milletler teşkilatını kuracak, dünya siyasetine tek bir vücut olarak ağırlığını koyacak. Bu kaçınılmaz bir gerçektir… Müslüman ülkeler mutlaka içinde askeri işbirliği teşkilatlarını kuracaklar; yani İslam NATO’su kurulacak…” (Milli Gazete, 1 Mart 2021, 10. sayfa) Bununla birlikte 1993’te yaptığı bir konuşmada İslam Birliğinin tesis edilmesi gerekliliğinden bahsetmiş ve bunun için kurulması gerekli teşkilatı beş başlıkta toplamıştır. Bunlar Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletleri, İslam Ülkeleri Savunma Teşkilatı (Yani bir tür İslam NATO’su, İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı (ortak para birimi), İslam UNESCO’su (yani İslam Kültür İşbirliği Teşkilatı). (Prof. Dr. Necmettin Erbakan Külliyatı, 5. cilt, sh. 353) Nitekim 1996 yılında başbakan olur olmaz 22 Ekim 1996 tarihinde düzenlenen Kalkınma İşbirliği Konferansında D-8 İslam Ülkeleri teşkilatının temellerini atmış ve 1997 yılında bu teşkilatı kurmuştur. Onun bu amaçla kurmuş olduğu ulusal ve uluslararası teşkilatlar İslam Birliği’nin sağlanması için cansiperane gayret sarf etmektedirler.