Milletimiz için ağustos ayı “Zaferler Ayı” sayılır. Malazgirt, Otlukbeli, Çaldıran, Mercidabık, Mohaç, Kıbrıs’ın Fethi, II.Kıbrıs Zaferi, Belgrat’ın Fethi, I. ve II. Anafartalar zaferleri, Conkbayırı Zaferi, 30 Ağustos Zaferi ve daha nice zaferler… İçinde bulunduğumuz günlerde kutladığımız 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla çok merak edilen bir konuyu yazmaya çalışacağız.
İstiklal Savaşımız Hangi Şartlarda Başladı ve Nasıl Gelişti?
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile başlayıp Eylül 1922’de düşmanın Anadolu’dan kovulması ile biten süreçte, sahnede bulunan taraflar adeta bir tiyatro oyunu oynamışlardır. Asıl maksatlarını gizleyip tiyatro oyuncusu gibi rol yapan tarafların durumu şöyle anlatılabilir.
a) İngilizler:
Asıl maksatları Hilafet ve Saltanatı kısa sürede yok edemeyeceklerini anlamışlardır. Çünkü milletimiz ve dünya Müslümanları Hilafet ve Saltanatın kaldırılmasını kesin olarak arzulamamaktadırlar. Bu bakımdan Hilafet ve Saltanatı baskı yoluyla kaldırmak çözüm değildir. Bunu şu anda yapsalar bile ileride başları ağrımaya devam edecektir. O hâlde Hilafet ve Saltanat sevgisini yok edecek siyasetler geliştirmeleri ve bu işi kontrol edebilecekleri kişiler eliyle zamana yayarak gerçekleştirmeleri daha akıllıca olacaktır. Bunun da yolu milletin kalbindeki İslam’a olan bağları azaltarak kendi kontrollerinde bir devletin kurulmasını el altından destekleyerek kontrollerini sürekli hâle getirmek politikasını benimseyeceklerdir.
Böylece bilhassa kendileri için bela sayılan Hilafetten kurtularak bölgenin zenginlik kaynakları üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmış olacaklardır. Ayrıca da böyle yaparak müttefiklerini atlatmış, aslan payını dolaylı olarak kapmış olacaklardır. İşte İngilizlerin asıl gayesi budur. Oynadıkları rol ise Hilafet ve Saltanatı himaye ediyor gözükerek Kuvayı Milliye’yi yok etmesi için İstanbul hükümeti ile Padişah ve Halife’ye baskı yapıyor gözükmek. Bu fırsattan istifade ile milletiyle Padişah’ın arasını açmak. Hilafet makamını Millet’in gözünden düşürmek, kavga ettirmek. Halife’ye, milletin kalbine yer etmiş İslami kaidelere aykırı kararlar aldırarak ve bunu ilan ettirerek Hilafetten soğutma politikalarını uygulamak.
b) Padişah Sultan Vahdettin Han:
Asıl maksadı İstanbul’daki işgal güçlerini oyalamak, onların baskılarını paratoner gibi kendine çekmek, Anadolu’daki mücadeleye elinden gelebilecek her türlü desteği vererek ve himaye ederek vatanın kurtulması için tüm gücünü harcamak. Oynadığı rol ise işgal güçlerinden gelen talimatlara uyuyor gözükmek, Kuvayı Milliye’yi bastırmaya ve Anadolu’daki mücadeleyi yok etmeye çalışmak. Mustafa Kemal Paşa’yı asi ilan ederek onunla mücadele ediyor gözükmek.
c) Mustafa Kemal Paşa:
Asıl maksadı Millî mücadeleyi kazanmak, Cumhuriyet’i kurmak, Hilafet ve Saltanatı kaldırmak, Osmanlı’yı tarih sahnesinden silmek. Oynadığı rolü ise Padişah’tan emir alıyor, Hilafet ve Saltanatı kurtarmaya çalışıyor gözükmek. Milleti mücadeleye hazırlarken ve mücadele ederken bu güçlerden yararlanarak istiklal savaşını kazanmak.
Böylece çoklu bir tiyatro oynanmaktaydı. Bu tiyatro oyununun bir kısmı Lozan barış görüşmelerinin başlamasına, diğer kısmı ise kesintiye uğramasına kadar devam etmiştir.
Bu tiyatro oyununda maksat ve oynanan rolleri iyi bilirsek yapılan her hareketin anlamını kavrayabiliriz.
Asıl maksadı vatanın kurtarılması olan Sultan Vahdettin Han, Anadolu Hareketi’ne ait zafer ve muvaffakiyet haberleri geldikçe saadetinden ne yapacağını bilemezdi. Nitekim Dumlupınar zaferinde selamlık resmi, Padişah’ın emriyle Yıldız Camii yerine Sultan Selim Camii’nde ve ihtişam içinde yapıldı. Dualar edildi, şehitlerin ruhuna Fatihalar okundu.
Bazı geri çekilme ve arazi kaybetme haberlerini aldıkça o kadar üzülürdü ki duyduğu acıyı belirtmek kabil değil. Sakarya savunma ve geri çekilmesi sırasında üzüntüsü son haddine varmış ve Ankara’nın düşmesi ihtimaline karşı korkusu, onu çılgına çevirmişti. Anadolu’da Millî Mücadele’deki en küçük olumsuzluklar onu nasıl kahredip yaralıyorsa en küçük başarı da mutluluktan uçacak hâle getiriyordu. Sultan Vahdettin Han, Kuvayı Milliyecilere karşı olmak veya lanet okumak şöyle dursun, en büyük korku ve ıstırabını onların mücadeleyi kaybetme ihtimalini düşündükçe yaşıyordu.
Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahdettin Han ile ilgili yazdığı eserinde şu olayı naklediyor: “Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen komutanlarından ve Terraki perver Fırka’nın kurucularından Refet Paşa ile Eskişehir Garı’nda sohbet ediyorduk. Refet Paşa, şöyle konuştu:
-Şu, İtalya’da sürünen Vahdeddin’in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış, amma sonunda kimseye yaranamamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun Mustafa Kemal’i bu işe sevk ve teşvik eden tek adam olduğunu yakından biliyorum.”
Yine Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahdettin Han ile ilgili kitabında şöyle bir olay anlatır. Refet Paşa ile Kısakürek, ilk buluşmalarından 30 yıl sonra, Ankara Palas’ta yeniden bir araya gelirler. Refet Paşa, yaşlanmıştır. Kısakürek’in, kendisine hatıralarını yazması ve Sultan Vahdettin Han konusunu işlemesi önerisine, şöyle cevap verir:
“Necip Fazıl, Benim bir ayağım çukurda. Değer mi ömrümün son günlerinde gençlere mahsus bir davaya kıyam edip örselenmeye. Sen açtığın ve bayrağını taşıdığın yolda devam et. Ama benden bir şey bekleme. Tezini ve 1951 Büyük Doğu’larında neşre başladığın Meclis zabıtlarını biliyorum. Benim bu bahiste sözüm tek cümleden ibarettir ve şudur: Sultan Vahdettin, I.Dünya Savaşı’ndan sonraki felaketi, millettin hiçbir ferdinin hissedemeyeceği mikyasta derinden duymuş, vatanın kurtarılması yolunda genç kumandanları Anadolu’ya dağıtmış ve bu işin başına geçmesi için de maddi ve manevi her türlü fedakarlığı göstererek Mustafa Kemal’i seçmiş ve onu Anadolu’ya göndermiş olan insandır.
Tarih, ilahi adaleti hadiseler üzerinde o türlü tecelli ettiren bir ilimdir ki günü geldiği zaman, benim gibi insanların hatıra defterlerinden kefenlerine kadar her şeylerini sorguya çekerek hakikati tespit etmeyi bilir. Şimdilik bizi bırakın da mezarımıza kavgasız ve davasız gidelim.”
Zaferimizi kutladığımız bu günlerde hâlâ birçok çatlak ses Vahdettin Han’ın vatanın kurtarılması için katlanmış olduğu çok can sıkıcı ve yakıcı rolleri anlamazdan gelerek hain ilan etmeleri, maalesef yeni neslin tarihi doğru öğrenmesi önündeki engellerden birisi olarak ortadadır.
20 Nisan 1920 günü Ankara’da yeni çalışma dönemine başlayan Büyük Millet Meclisi toplantılarına Sultan Vahdettin Han tarafından birkaç gün sonra gönderilen Fevzi (Çakmak) Paşa’nın yapmış olduğu selam-ı şahane ile başlayan konuşması, mebuslar tarafından nasıl gözyaşları içinde alkışlanarak olumlu tepkiler aldığını okumak meseleyi anlamak için yeterlidir. Bir tarih çarpıtılıyor…
“Sözde tarihçi almış eline bir keser,
Her vuruşta kendine kendine keser!”
Bütün şehit, gazi ve kahramanlarımızın ruhları şad olsun.