Doksanlı yılların başıydı, üniversitede okuyorduk, gurbetteydik. Aileye, akrabaya özlem duyuyorduk. Garibanlık diz boyu… Harçlık gelecek, zorunlu ihtiyaçlar giderilecek. Üç beş kuruş kalırsa birkaç jeton alınacak. Ailenin, akrabanın sesi duyulacak ve özlem giderilecek.
Günümüz gençliği için, yazıda belirtilen “Özlem giderme yolları” çok eski olabilir. Benim fî tarihinden havadis verdiğimi zannedebilirler ama topu topu otuz sene öncesinden bahsediyorum. Teknolojinin ve yaşam standartlarının nasıl baş döndürücü hızla geliştiğini varın siz hesap edin.
Doksanlı yıllara tekrar dönelim. Harçlığımızdan artırdığımız birkaç kuruş ile birkaç jeton aldık. Sıla özlemi yakıyor içimizi. Bir dakika konuşma yüreğimizi rahatlatıyor. Milli Gençlik Vakfı evlerinde kalıyoruz. Kaldığımız evin yakınında bir jetonlu telefon kulübesi var. İnşallah çalışıyordur diyerek kulübenin yanına vardık.
Telefon kulübesi boş, ahizeyi elime alıp kulağıma dayadım. Bir jeton attım ve numarayı çevirdim. Çalıyor, bir, iki, üç… ve ses geldi: “Alo!”
Bir yandan konuşurken diğer yandan konuşma kesilmeden ikinci jetonu hazırladım ve hazneye attım. Epey konuştuk ama attığım ilk jeton daha düşmedi. Düşse yeni jeton atacağım. Doyasıya konuştuk ve kapattım. O da ne? Her iki jetonu da makine iade etti. Görüşme bedavaya gelmişti. “Acaba bir yanlışlık mı var?” diye düşünerek yeni bir görüşme yaptım. Jetonu yine iade etti. Yanımdaki arkadaşın gözleri açıldı. Benden sonra o da epey uzun görüşmeler yaptı. Sonra evdeki diğer arkadaşlarımız… Neredeyse gece yarısı olmuştu ama telefon kulübesinin önünde kuyruk vardı. Yurt içi, yurt dışı neresi olursa olsun; bedava görüşme yapıyorduk.
Ertesi günü Pazar günü idi. Yani evimizde Pazar sabahı etkinliği vardı. Birlikte sabah namazı kılıyorduk. Ardından Kur’an-ı Kerim okunuyor, biraz hadis dersi, sahabe hayatından örnekler vs. Bu sohbetlerde Milli Gençlik Vakfı’ndan gelen hâli ve kâli sağlam bir büyüğümüz vardı. Özüne ve sözüne sağlamdı. Hayata dair kafamıza takılan sorular olduğunda rahatlıkla sorabilirdik. Sohbet faslı bittikten sonra telefon konusunu sorduk. “Hani öğrenciyiz ya…” Her şeyi kendimize mubah görüyoruz. Utanıp sıkılmadan yaptığımız telefon görüşmelerini anlattık. İşin aslı şuydu: “Bize göre öğrenci olduğumuz için bedava görüşme yapmak serbestti. Yaptığımız işin ‘Uygundur.’ fetvasını bekliyorduk. Hem ayrıca kulübe bozuksa bizim günahımız neydi? Tamir etselerdi ya!”
Biz heyecanla anlattıktan sonra fetva beklediğimiz büyüğümüzün canı sıkılmış gibiydi. Konuşmak istedi, nefes aldı, duraksadı ve tane tane konuşmaya başladı: “Bakın gençler! Benden bir miktar para alıp vermeseniz ya da izinsiz alsanız sadece benimle hesaplaşmanız ve helalleşmeniz gerekir. Siz elli beş milyonun hakkını yemişsiniz. Öğrenci olmak geçerli bir mazeret değil ki! Söyleyin bana, elli beş milyon insanla nasıl helalleşeceksiniz?” Uygundur fetvası gelmemişti. Şok olmuştuk. Konuşmaya devam etti: “Siz üniversite okuyorsunuz. İlim öğreniyorsunuz. Amel olmadan ilim bir işe yaramaz. Hele harama el uzatarak nasıl başaracağınızı düşünüyorsunuz?” Uygundur demediği gibi aleni olarak yaptığımız işe haram demişti.

İyi de şimdi ne yapacaktık? Bir daha görüşmesek bile önceden yaptığımız görüşmelerin diyeti ne olacaktı? Kafamız karışmıştı, bunu da sorduk. Hiç bıkmadan cevapladı: “Telefon kulübelerinde arıza durumunda aranması istenen numaralar vardır. O numarayı arayabilirdiniz. Haksız konuşma yapılması, jetonu kullanmadan iade etmesi de bir arızadır. Size yakışan bu olmalıydı. Haramdan uzak durmanız gerekirdi ama başkaları yapıyor. Bizim referansımız başkaları değildir. Bizim için helal iki lira haram on liradan daha bereketlidir. Peki, şimdi ne yapacağız? Yapılacak iş şu: tahminen ne kadar görüşmüş iseniz o kadar parayı devlete verin, bir fakire verin ama sadaka veriyoruz niyetiyle değil, umulur ki bağışlanırız niyetiyle. Bir daha da böyle yanlış işlerden uzak durun!”
Kendisinin uyanık olduğunu düşünen bir arkadaş hemen çözüm üretti: “Hocam bir fakire verin dediniz ya… Biz öğrenciyiz, yani fakir sayılırız. Birbirimize versek. Hem diyetimizi ödemiş olsak hem de paramız bitmese olmaz mı?” dedi. Cevap çok sertti: “Hile-i şeriye yapalım diyorsun yani. Peki, kendimizi kandıralım. Cenab-ı Allah’ı nasıl kandıracağız? Bunun mümkünü var mı?“
O günden sonra helal ve haram kavramına daha hassas yaklaşmaya başladık. Kamu malını kendi malımızdan daha çok korumaya özen gösterdik. Ne de olsa elli beş milyonun -o zamanlar- hakkı vardı. Tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardı.
Bin bir güçlükle üniversite eğitimimi tamamladım. Diplomayı alıp rahmetli babama gösterdim. Rahmetli, okuma yazmayı askerde öğrenmiş bir insan… Diplomaya bakıp, “Bu ne?” diye sordu.
Okulu bitirdiğimi, üniversite mezunu olduğumu, atama beklediğimi, öğretmen olacağımı söyledim. Zaten duygusaldı, boncuk boncuk gözünden yaşlar süzüldü ve bana hayatımın ikinci dersini verdi.
“Bak oğlum. Seni ben okutmak isterdim. Bu diplomada benim bir katkım yok. Sen hem çalıştın hem okudun. Sen kendi kendini okuttun. Bu diploma bana, kuş yuvadan uçtu diyor. Bugünden sonra senin ayrı evin olacak, eşin olacak, çocukların olacak; annen rahmetli olduğunda sen henüz altı yaşındaydın, çok küçüktün ama rahmetli annen ve ben, sana ve kardeşlerine bilerek ve isteyerek bir tek haram lokma yedirmedik. Sana bırakacağım ev, araba, dükkân, banka hesabı yok ama dinlersen bir vasiyetim var elbette. Rahmetli annen ve benim hassasiyetimi sürdürün. Kendin asla haram yeme. Eşini ve çocuklarını haramdan koru. Devletten aldığım maaşın neresi haram olur deme sakın! Maaşını kazanırken hakkını vererek çalış. Kazanırken de helal olsun. Harcarken de helal yerlere harca. Maaşını temizlemeyi unutma. Fakirin, garibanın hakkını verirsen maaşın temizlenmiş olur.”
Bir çırpıda hayatı özetlemişti babam. Kazancı sadece elde ederken, kazanırken değil; harcarken de doğru yerlere harcamak gerektiğini, bunun bir vebal olduğunu, garibanlıktan kurtulduktan sonra garibanları unutmamak gerektiğini ne güzel anlatmıştı. Mekânı cennet olsun.
Öğretmen olduktan sonra sınıfa bir dakika bile geç girmemeye, sınıfta iken ise dersi boş geçirmemeye, verimli ders işlemeye gayret ettik. Sonrasında kamu adına yönettiğimiz kaynakları kullanırken yüksek hassasiyetle davranmaya gayret ettik.
Şimdi MGV evlerinde kaldığımız günlere baktığımda; temel prensipleri, helali, haramı, hayatında yaşayarak anlatan güzel insanlara dua ediyorum. Elinden geldiğince haramdan bizi uzak tutmaya gayret eden anama ve babama dua ediyorum. “Ağaç yaşken eğilir.” sözünün önemini bir kez daha kavrıyorum. Bazı değerler daldan eğme olmuyor çünkü…