Bismillahirrahmanirrahim

Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah’a hamt, Peygamberimize, âline ve sahabelerine salât ve selam ederiz.
Allah fert ve toplumları, Kur’an ve İslam’dan, onlara verdiği akılla muhatap kılar. Aklı olmayanın dini olmaz denilmiştir. Bunun için insanı diğer varlıklardan ayıran temel vasıf ve dinin ilk şartı, akıldır. Akıl, imandan sonra en büyük nimettir. Çünkü akıl, Allah’a kulluğun en önemli vasıtası ve O’na şükretmenin en önemli vesilesidir. Akıl, vahiyle çalıştığı müddetçe gerçek manada görevini yerine getirmiş olur. Kur’an’a göre insanı insan yapan ve ilahi emirler karşısında insanın yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan şey akıldır.
Bir Kur’an kavramı olarak akıl; bilgi edinmeye yarayan bir güç ve bu güç ile elde edilen bilgi seklinde tarif edilmiştir. Akıl; doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydayı zararlıdan, adaleti zulümden ayırabilme kuvveti; bilinç, idrak kabiliyeti; zekâ, hafıza ve tefekkür yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Zekâ ise; parlak ateş, parlaklık ve keskinlik anlamlarına gelir. Aklın ileri derecede işlerliğine ve etkinliğine, kuvvetli hafıza gücüne zekâ denir. Zeki insan dendiğinde iyi düşünen, aklını iyi çalıştıran, aklı kuvvetli olan, derinliğine akıl erdiren, basiret ve feraset sahibi, düşünceli, ince kavrayışlı, idrakli ve sağlıklı, muhakeme gücüne sahip kimseler kastedilir. İslam düşüncesinde akıl ile ilgili müstakil eser veren, aklın mahiyet ve fonksiyonlarını müstakil bir risâlede ele alarak yorumlayan ilk İslam âlimi Kindi’dir. Kindi aklı “varlığın hakikatlerini kavrayan basit bir cevher” Kindi ile muasır olan Haris el-Muhasibi ise Allah'ı bilmenin etkin bir unsuru ve kulluk görevinin gerçekleştirilmesinin temel faktörü olarak görür.

AKIL VE İMAN
Allah, insanı yeryüzünde kendi halifesi yaparken; ona vazifelerini yerine getirebilecek aklı bahşetmiştir. Bu akıl, hem sebepleri, hem de gayeleri araştıran ve âlemde Allah’ın varlığının ve eserlerinin işaretlerini görebilecek nitelikte bir şeydir. Akıl; bağlamak, engel olmak, tutmak, diyet vermek, idrak, muhakeme kabiliyeti, kavrayış, zekâ, insanların tehlikeye düşmesine engel olan şey, düşünme, kavrama ve bilgi elde etme gücüdür. Akıl; iki hayırdan daha hayırlı, iki şerden daha az şerli olanını idrak etmekten ibarettir. Akıl; insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli manevi ve maddi bilgileri elde eder, bu bilgiler ışığında mülkün sahibi olan Allah’a iman eder. Bu güç, insanda ana rahminde cenin iken oluşan özelliktir. Peygamberimiz: “Allah, akıldan daha yüce bir mahlûk yaratmamıştır.” ifadesiyle insanoğlunun sahip olduğu aklın doğuştan olduğunu; “Hiç kimse kendisini hidayete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha faziletli bir özellik kazanmamıştır” hadisiyle de aklın insana sonradan verilen bir özellik olduğunu ifade buyurmuşlardır. Peygamberimiz; “Akıllı; nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir.” buyurmuştur. Aklı olmayana, akıllıya verilen değer verilmez, onu bir takım emir ve yasaklarla sorumlu tutmak mümkün değildir. “Aklı olmayanın dini de olmaz”, hadisinin de manası budur. Aklın kabul edeceği yol birdir, o da İslam yoludur. İslam yoluna iman etmeyenler akılsızlıklarının cezasını çekerler. Yaratılıştaki bir tabiat ve kendisiyle eşyanın hakikatini idrak edebilen akıl ve zekâ fıtridir. Bütün saadetlerin esası, akıl ve zekâdır. Aklıselim sahibi aklını, İslam yolunda kullanan insandır. Ruhani bir nur olan aklın mahiyeti, görülebilen maddi bir varlık olmadığı için, tam olarak bilinememektedir. Allah’ın varlığını bilmek ve onu ispat etmek, ancak akılla olur. Ne var ki akıl her şeyi kavrayabilecek güçte değildir. İnsandan bir cüz olduğu için, insanın diğer uzuv ve kuvvetleri gibi sınırlıdır. Belirli bir sınır içerisinde hükmünü yürüten akıl, fizik ötesindeki birçok hakikati kavrayamaz, dinin birçok gerçeklerini bilemez. Bu hakikatler ise ancak Kur’an’la bilinebilir. Bu nedenle akıl, hidayet kitabı Kur’an ve İslâm ile daima birlik ve yardımlaşma halindedir. Kur’an’da yer alan bazı kelimeler, akıl anlamında kullanıldığı görülür. Bu kelimelere kısaca değinmek gerekir. 

LÜB 
Lüb; her şeyin özü, yenilen şeylerin içi anlamına gelen bu kelime, insan için “kalbe konulan akıl” manasını ifade eder. Şaibeden uzak, saf ve zekâca üstün akıldır. Buradan, akıl ile lüb kavramları için şu denilebilir. Her lüb akıldır ama her akıl lüb değildir. Lüb; vehim ve hayallerden uzak safi ve mukaddes nurla nurlanmış akıldır. Kur’an’da Ali İmran 3/190’da geçen “elbab” “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde akıl sahipleri için Allah’ın gücü hakkında fikir veren deliller vardır” ile Bakara 2/164’de geçen “akletme” “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardından gelmesinde, insanlara yarar sağlayan şeylerle denizlerde yüzen gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve böylece üzerinde bütün canlı türlerini yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gök ile yer arasında dolaştırılan bulutları oluşturmasında akıl eden bir topluluk için ayetler vardır” eşanlamda kullanılmıştır.

FİKİR
Bilinmeyen şeyleri elde etmek için bilinen şeyleri kullanmak demek olan fikir, ilmi malum hale getiren kuvvettir. Tefekkür ise bu kuvvetin, akıl gücü derecesinde, işletilmesi veya kullanılmasından ibarettir ve bu sadece insanlara ait bir durumdur. Kur’an’da aklı kullanma, aklı işletme, birçok ayette tefekkür ile eş anlamda kullanılmıştır. R’ad 13/3 ayetindeki tefekkür ile “Yeri yayan, üzerinde sabit dağlar ve ırmaklar var eden, orada bütün meyvelerden çift çift yaratan ve geceyi gündüze bürüyen yine O’dur. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için ayetler vardır” bunun hemen peşinden gelen “Yer üzerinde birbirine komşu toprak parçaları, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki hepsi bir su ile sulandığı halde üründe bazılarını bazılarına üstün kılarız. Şüphesiz bunlarda akıl eden topluluk için ayetler vardır” ayetindeki aklı kullanmayı buna örnek gösterebiliriz.

HİLM 
Nefsin ve tabiatın kızgınlık ve heyecanının kontrol altında tutulması, haksızlığa bir karşılık vermenin ertelenmesi demektir. Hilm aslında doğrudan akıl anlamına gelmez, ancak aklın sebeplerinden biri olduğundan dolayı “akıl” olarak yorumlanmıştır. Çoğulu “ahlam” olan bu kelimenin aklın yerine kullanıldığı ayetler şunlardır: Hud 87: “Onlar şöyle dediler: "Ey Şuayb; bizim babalarımızın taptıklarını bırakmamızı yahut mallarımızda istediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Doğrusu sen yufka yürekli, akıllı birisin” Tevbe 114: “İbrahim’in babası için mağfiret dilemesi sadece ona vermiş olduğu bir sözden dolayıydı. Ancak onun Allah’a düşman olduğu kendisine belli olunca artık ondan uzak durdu. Şüphesiz İbrahim çok dua ve niyazda bulunan, yumuşak huylu akıllı biriydi.” Tur 32: “Yoksa bu saçma sapan düşünceyi onlara akılları mı emrediyor? Veya onlar azgın bir kavim midirler?” Bu ayetlerde “hilm” akıl manasında kullanılmıştır.

NUH'A
Tekili “nühye” olup, bir kötülükten men eden, engelleyen, alıkoyan anlamına gelmektedir. Bu kelime Taha 54: “Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ayetler vardır.” ve Taha 128: “Kendilerinden önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları yola getirmedi mi? Oysa kendileri de onların kaldıkları yerlerde dolaşıyorlar. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ayetler vardır” ayetlerinde geçmektedir. Eğer bu kelimeler kaldırılıp da yerine "akletme" konulsa anlamca bir değişiklik olmayacaktadır. 

HİCR
Engelleme anlamına gelmektedir. Bununla insan, nefsinin isteklerini engelleyebilmektedir. Bu kelime Fecr 5: “Bu anılan şeylerde, akıl sahipleri için yemin edilmeye değer şeyler vardır.” ayetinde akıl anlamında kullanılmıştır. 

KALP 
Kur’an’da akılla aynı anlama gelmese bile ona yakın bir mana ifade eden kalp, fuad, ef’ide ve elbab kelimelerinin kullanıldığı dikkat çekmektedir. “Sezme, anlama ve bir şeyin mahiyetini kavrama gücü” anlamına gelen bu kelimeler, daha çok insanın vicdani âlemine ve gönül dünyasına hitap etmek için kullanılmıştır. Kur’an, göz, kulak ve kalbi bilgi araçlarından sayar. 

ZEKÂ
Zekâ; tahlil yoluyla elde edilen bilgiye yönelik olguların ve tecrübelerin yanında zihin, dikkat, yargılama, akıl yürütme, yani mantıklı düşünme yeteneği ve fikir ürünlerinin bütünüdür. Zekânın değişik yansımalarına bakarsak birbirleriyle bağlantılı birçok türlerini görürüz.
Soyut Zekâ: Mücerret kavramları, işlemleri ve sembolleri anlamak ve başarılı bir biçimde kullanmak için gerekli olan zihni güçtür. Mantıksal Zekâ: Neyin mantıklı olduğunu arayan ve rahatlıkla tespit edebilen zihinsel güçtür. Doğal Zekâ: Katılımla nesilden nesile geçtiği kabul edilen bir zekâ türüdür. Duygusal Zekâ: Aklın yanında özellikle sosyal ilişkilerde hissi ve sosyal yetenek gösteren, neyin doğru olduğunu rahatlıkla kavrayabilen bir zekâ türüdür. Sosyal Zekâ: Başkalarının duygularını anlayabilmede, becerikli olmak ve beşeri ilişkilerde akıllıca ve pratik davranabilmektir. Sosyal zekâ, aynı zamanda başkalarını, istediği gibi yönlendirebilmek ve kendi isteklerini başkalarına yaptırabilmektir. Manevi Zekâ: Kâinat Yaratıcı bütünlüğü çerçevesinde hadiselere, farklı bir şuur penceresinden ve ruhi derinliklerden farklı boyutlarda ve günümüz beşeri mantığından farklı olarak anlamlı ve değişik manalar verebilen manevi melekedir. Fıtri Zekâ: İnsanın, doğuştan sahip olduğu bütün zihni özellikleridir. Nefsi Zekâ: Nefsani güçlerin, duygusal, manevi ve fıtri zekânın gelişimini önleyerek, insanı dünya menfaatine iten, onu egoist ve maddi ihtirasların bir esiri hâline getiren şeytanî zekâdır. Aklın en büyük düşmanı, kontrol altına alınamayan nefsi emmarenin emri altında olan zekâdır. Allah, bizlere akıl ve zekâ vermiştir. Önemli olan aklımızı da zekâmızı da yerli yerinde kullanmaktır. Nefisine uyan bir insan, ne aklını, ne de zekâsını doğru kullanabilir. Selam hidayete tabi olanlara…

Milli Şuur, ÖĞ-DER

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum