Uzun yıllardan beri ülkemizde artık bir gelenek haline gelmiş olan “kutlu doğum” programları geçen haftadan itibaren başlayarak bu hafta da tüm hızıyla devam etmekte. Dernek, vakıf, okul, siyasi parti, platform derken bu programları neredeyse yapmayan kurum ve kuruluş kalmadı. Bir ilahi korosu ve konuşmacı ayarlayan, yanına da bir-iki şiir ve sine vizyon ekleyen herkes bu programları alay-i vala ile ilan ederek büyük bir iş başarmanın mutluluğunu yaşamakta.
Alemlere rahmet olarak gönderilen, iki cihan güneşi, peygamberlerin sonuncusu, ceza gününün şefaatçisi, yaratılmışların en üstünü, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (S.AV.) sadece doğum gününde anılacak, bir-iki saatlik programlarda anlatılacak, birkaç övgüyle methedilecek ve daha sonra da unutulacak biri mi? Yüce Allah’ın hayatımıza uygulamamız, her yönüyle uymamız, kılavuz edinmemiz için gönderdiği dinin tebliğcisi, hüküm koyucusu ve açıklayıcısı öyle salonlardaki ilahili, şiirli, güllü, şekerli gösterilerle anlatılarak geçiştirilecek bir önder mi? Elbette ki hayır!
Dünya ve ahret mutluluk ve kurtuluşunun yegane kaynağı olan İslam dinini insanlara getiren, açıklayan ve tamamını en güzel şekilde yaşayarak en güzel örnek olan Resulullah (S.A.V.) yılın birkaç gününde ve sadece bazı mekanlarda anılacak bir peygamber değildir. O hadisleriyle, sünnet-i seniyyesi ve getirdiği Kur’an’ın hükümleriyle her yerde ve her zaman hatırlanmaktan ziyade örnek alınması, izinden gidilmesi ve uyulması gereken Ulu-l Azm yani Yüce bir Peygamberdir.
Peygamberlik görevi verilmeden, doğruluğun, dürüstlüğün, yardım severliğin, şefkat ve merhametin, üstün ahlakın ve faziletin sembolü olmuş olan O Şan ve Şeref sahibi Peygamber (S.A.V), Risalet görevi verilince tevhidin, adaletin, hakkaniyetin, ihlasın, ihsanın ve de ilahi hükümlerin yılmaz savunucusu olmuş ve bunun karşılığında şirkin, zulmün, batılın, riyanın ve her türlü küfrün düşmanı olmuştur. Yaklaşık yirmi üç yıllık risalet görevinde Allah’ın hükümlerini uygulama konusunda zerre kadar bile olsa taviz vermeyen, tereddüt geçirmeyen Hz. Peygamber (S.AV.) şu salonlara gelse de, getirdiği hükümlere muhalefet ederek O’nu övmeye çalışanlara yine hoşgörüyle yaklaşarak haşa sessiz mi kalacaktı?
Peygamber (S.A.V.)’i sevmek, övmek ve de “Efendimiz” demek öyle dille olmaz, fiille olur. O’nun hayatını okuyan ve inceleyen görecektir ki, O gösterişten, rahatlık ve konfordan, kibir ve gururdan, tembellik ve cimrilikten, kabalık ve katılıktan uzak biridir. Hayatında hiçbir zaman iki çeşit yemeği bir arada yememiş, karnını tam doyurmamış, misafir ve komşusunu kendisine tercih etmiş, altı metre karelik bir odada birkaç parça eşya ile yaşamış, alçak gönüllü, üstün ahlak sahibi biriydi. Haydi O’nu örnek alalım, rehber edinelim, samimiyetimizi gösterelim! Ne dersiniz? Zor değil mi?
“Kim ahir zamanda benim bir sünnetimi ihya ederse, ona yüz şehit sevabı verilir.” buyurmuştu O Nebiler Nebisi (S.A.V). Her işe başlarken besleme ile başlarlardı. İyiliği emreder, kötülüğü men ederlerdi. Her işi istişare ile yaparlardı. Yemeğe başlarken elleri yıkar, besleme çeker, bitince “Elhamdülillah” der ve ellerini yıkardı. Asla kahkaha ile gülmez, fakat tebessüm ederlerdi. Güzellikler karşısında insanlara hep teşekkür eder, memnuniyetini dile getirirlerdi.
Dişleri temiz, inci gibi pırıl pırıldı. Diş sağlığına çok önem verirlerdi. Yakınlarla ilgilenmeye, komşularla ve diğer insanlarla iyi ilişkiler kurmaya önem verirlerdi. Sadaka verilmesini tavsiye eder, yetimi ve yoksulu gözetirlerdi. Anne ve babaya iyilik yapmayı, onların ihtiyaçlarını, hal ve hatırlarını sormayı tavsiye ederlerdi. Gıybeti şiddetle yasaklar, arkadan çekiştirmeyi men ederlerdi. Hediyeleşmeyi çok sever, gelen hediyelere daha güzeli ile mukabele ederlerdi.
Hastaları ziyarete gider, cenazelere iştirak eder ve kabir ziyaretinde bulunurlardı.
Hazreti Peygamber (S.A.V) asırlar öncesinden uyarıyor: “Hristiyanların İsa oğlu Meryem’i övdükleri gibi beni övmeyin. Ben sadece bir kulum. Siz: Allah’ın kulu ve Resulü deyin.”(Buhari,IV. Cilt 204.hadis) Resulüllah (S.A.V.) tabi ki övülmeye en layık insandır, ancak bunu yaparken aşırıya gidip, O’nun getirdiği dini, sünnetini, yolunu hatırlamayıp sadece O’nun kişiliğine odaklanıp asıl davasını göz ardı etmek O’na yapılacak en büyük vefasızlıktır. Hayatını Allah’ın dinini yaymaya ve hakim kılmaya hasretmiş bu uğurda her şeye katlanmış bir Peygamberi konuşsak, anlatsak ve örnek alsak daha hayırlı bir iş yapmış oluruz. Marifet, O’nu övmek değil O’nun davasını omuzlamaktır. Bugün tüm dünya ateş ve gözyaşına boğulmuşsa O’nun getirdiği dinin toplum ve bireyin hayatında yer almamasındandır.
Hz. Peygamber (S.A.V.) ‘i anmak yerine, anlamak ve sonra da örnek almak, izinden gitmek bizim için esas olmalıdır. Ne mutlu O’nun yolundan gidenlere!