Descartes, Kant ve Hegel gibi filozoflar aslolanın ide (düşünce) ve ruh olduğunu, ruhumuzdan ya da düşüncemizden elde ettiğimiz bilgi ve kavramların bedensel (maddi) şeylerden önce geldiğini belirtirler (Descartes, Felsefenin İlkeleri, sh 72).
Descartes, düşünmemize yol açan şeylerin sadece maddesel varlıklar olmadığını, bazı düşüncelerin doğuştan beri (fıtri olarak) bizimle, bazılarının bize yabancı olduğunu, bazılarını ise bizim bulup çıkartarak yarattığımızı belirtir. Buna örnek olarak denizkızlarını ve masal canavarlarını örnek verir ve şöyle der:
“Düşüncelerimin dışında hiçbir biçimde var olmamalarına karşın yine de yok sayılmayacak, var olmadıkları düşünülmeyecek, sınırsız sayıda ideye sahip olduğumu fark ettim.” (Descartes, Meditasyonlar, sh. 74) Bazı idelerin ki buna “Düşünüyorum öyleyse varım” formülünde olduğu gibi doğuşuyla (yaratılışıyla) birlikte üretildiğini belirterek “Bir ustanın ürettiği şeye markasını vurması gibi, Tanrı’nın da beni yaratırken, bu ideyi içime koyması hiç de şaşırtıcı değil.” der.1
Doğada var olan her şeyin bilgisinin aslında doğuştan zihnimizde var olduğu fikrinin en az Sokrates’e kadar uzandığı savunulur. Sokrates’e göre bu bilgi zihnimizde vardır ve kendine özgü akılcı ve alaycı sorgulama yoluyla ortaya çıkarılabilir. Öğrencisi Platon da mutlak bilginin doğuştan beri insanlarda var olduğunu savunur. Aristoteles bunu çok açık dile getirmese de gerçek bilginin ortaya konması için formüle ettiği “4 neden” ilkesinin sonuncusu olan gail (ereksel, amaçsal) nedenle maddenin oluşumunda düşüncenin maddesel nedenden önce geldiğini belirtir. Çünkü ona göre insan, örneğin bir heykel yapmak ister (gail, amaç, erek) ve yapacağı heykelin şeklini, şemailini önce kafasında (zihninde) tasarlar, ondan sonra onu ortaya çıkarmak için gerekli malzemeyi (taşı, kayayı) bulur, sonra onu yontar ve zihninde tasarladığı heykeli ortaya çıkarır. Yani fail, heykeli yaratma amacından (ereğinden) veya fikrinden dolayı harekete geçer. Bu durumda amaç bir bakıma ilk nedendir. Doğal olarak sonuç olmayınca başlangıç da olmaz, zaten böyle olmasaydı değişim zorunlu değil, rastlantı sonucu oluşurdu, ona göre bu da mümkün değildi.
Tarih boyunca maddeyi Platon ve Aristoteles gibi matematiksel-geometrik formüllerle açıklamaya çalışan düşünürler olduğu gibi fizik ve kimya bilimleriyle de inceleyen bilim adamları olmuştur. Antik çağ filozoflarından modern fizikçilere kadar birçok düşünür ve bilim adamı maddenin görünen şeklinden başka bilmediğimiz içsel bir yönünün olduğunu da dile getirmişlerdir. Zahiren fiziksel, cisimsel, mekânda bir yer işgal eden, elle tutulabilir, gözle görülebilir bir şey olmasına karşın; birçok filozof maddeyi ancak zihnimizin bir ürünü olarak görür. 20. yüzyıldan itibaren fizikçiler cisimlerin moleküllerden, moleküllerin de atomlardan meydana geldiğini açıkça ortaya koydular. Siyasette ve ekonomide olduğu kadar matematik, fizik, kimya gibi bilimlerde de yetkinliğini ispatlayan, siyasi kimliği kadar bilim adamlığı kimliğini de layıkıyla üzerinde taşıyan Makine Profesörü Necmeddin Erbakan, Batılı modern bilim adamlarının bunca teknolojik keşfine rağmen maddenin, enerjinin ve kuvvetin ne olduğunu bilmediklerini söyler.
Sayın Erbakan, Batılı bilim adamlarının icatlarının altında yatan prensiplerin,
1- Tesir, aksi tesire eşittir. (Etki tepkiye eşittir)
2- Madde yoktan var olmaz, vardan yok olmaz.
3-Enerji yoktan var olmaz vardan yok olmaz, prensiplerine dayandığını belirtir.
Bununla birlikte batılıların maddenin hakikatinin ne olduğunu bilmediklerini ifade eder. Maddenin atomlardan meydana geldiğini ve atomların içerisindeki proton ve nötronların ve ikisi arasındaki boşluğun mucizevi özelliklerini açıklar. Atomlarda nötronla elektron arasındaki boşluk mesafesinin dünya ile güneş arasındaki mesafe oranına kıyasla on misli daha büyük bir boşluk oluşturduğunu belirtir ve “Biz şuradan madde diye her tarafını dolu olarak gördüğümüz cismin içerisine girdiğimiz zaman bir boşlukta kalıyoruz. Biz dolu zannediyoruz… Dünyadaki bütün altınların hepsini, eğer atomların içindeki boşlukları çıkaracak kadar bunları sıkabilirsek, ancak bir yüksüğün içerisini doldurur. Dünyadaki bütün altın madeninin molekülü ile atomu arasındaki mesafeyi sıktığımız zaman bütün bu kadar altını bir yüksüğe sığdırmak mümkündür. Yani bizim gördüğümüz altın gibi en ağır madde dahi büyük boşluklardan meydana geliyor. İşin içerisinde girdiğimiz zaman ortada madde diye bir şey kalmıyor.” Boşluklar bir tarafa atomun içindeki elektron da aslında yok hükmündedir. Niye? Yeni modern bilime göre elektron aslında bir dalga paketi. O halde aslında gördüğümüz madde de bir bakıma yok.2 Bu açıklamanın bir benzerini Antikçağ’da atomcular bilimsel olarak değil ama akıl yoluyla kavradılar. Aristoteles, Leukippos ve meslektaşı Demokritos’un varlık ve var olmayan diye adlandırdıkları dolu olan ve boş olan öğelerin olduğunu, dolu olanı ve cismi varlık; boş olanı da var olmayan diye adlandırdıklarını belirtir.
Dünyadaki bütün altınların hepsini, eğer atomların içindeki boşlukları çıkaracak kadar bunları sıkabilirsek, ancak bir yüksüğün içerisini doldurur.
Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN
Aristoteles, bu iki filozofun “Varlığın var olmayandan daha fazla var olmadığını, boş olanın cisimden daha fazla olduğunu” söylediklerini belirtir (Aristoteles, Metafizik, sh. 98).
Modern fiziğin yapmış olduğu deneylere göre maddenin yok edilebileceği, ışınıma ve enerjiye dönüşebileceği, ışınımın ve enerjinin de maddeye dönüşebileceği ortaya konmuştur (A. Cevizci, Paradigma).
Fizik dünyasının deha ismi Albert Einstein, izafiyet teorisini açıklarken “Madde ve kuvvet aynı şeydir.” demişti. Maddenin parçalanarak enerji haline dönüştürülmesiyle (atom bombası gibi) bu teori ispatlanmış oldu.3
Bu açıdan bakıldığında Descartes gibi metafizikçilerin de Hegel gibi idealistlerin de maddenin varlığını insan zihnine ve Mutlak Zihne bağlamaları çok doğru görünüyor. Maddenin ve olayların göründüğü gibi olmadığıyla ilgili Yüce Allah (CC) şöyle buyurur: “Onlar dünya hayatının görünen kısmını bilirler…” (30/Rum 7) Bu ayet hem maddenin ve olayların sadece göründüğü gibi olmadığını hem de dünya hayatı dışında ahiret hayatının da var olduğunu bildirir.
Bununla birlikte Allah Resulü Hz. Muhammed (SAV) “Allah’ım! Bana eşyanın hakikatini göster.” diye yakarışta bulunur.
İslam’da da şüphesiz aslolan ve önce olan düşünce ve ruhtur. Allah önce kâinatı yaratmayı arzu etti (bir bakıma düşündü), sonra yarattı. Her ne kadar Allah-u Teâlâ insanı önce çamurdan maddi bir surette yarattı, ona şekil verdi ve en sonunda ruhundan üfleyerek ruh ve ilim verdiyse de bunun başlangıcı insanı yaratmadan önce Allah tarafından tasarlanmak suretiyle gerçekleşti. Nitekim ayet-i kerimede, insanı yaratmadan önce “Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim…” şeklinde belirtilmiştir. (2/Bakara 30)
Tıpkı Platon’un İdea’sı ve Hegel’in Mutlak Tin’i gibi İslam’da da hiçbir şey yokken Allah vardı. “O ilktir.” (57/Hadid 3)
1- Descartes, Meditasyonlar, sh. 89.
2- Prof. Dr. N. Erbakan, Erbakan Külliyatı, 5. Cilt, sh. 233, 234
3- İleride enerjinin de maddeye dönüşmesi mümkün olabilir. Bunun üzerinde çalışmalar sürdürüldüğü biliniyor. Bu tamamlanırsa muhtemelen Süleyman Peygamber kıssasında anlatılan; göz açıp kapayıncaya kadar bir ülkeden başka bir ülkeye gidiş geliş, ışınlanma sayesinde gerçekleşecektir. Bildiğim kadarıyla bu kısmen gerçekleştirilebiliyor. Bir madde enerjiye dönüştürülerek yok ediliyor ancak başka bir noktada yeniden maddeye dönüştürülürken eksik halde dönüşüyor.