Ahir zamanda İslam’ı kâmil manada yaşama iradesine sahip Müslümanlar olarak ifsat konusunda ıstırap duyduğumuz birçok nokta var. İfsadı önlemek; hastalanan bünyeyi tedavi etmek için doğru teşhis önemli oldu gibi hastalığa sebep olan mikrobun ne olduğunu ve nereden geldiğini bilmekte önemlidir.

Bozulma ve sapmalar her zaman kötü niyetle yapılmaya başlanan işlerle olmuyor. Bazen iyi niyetle; daha iyi, daha orijinal ve etkili olacağı düşünülen işlerin-amellerin icat edilmesi sonra da bunların gelenekselleşen hurafelere dönüşmesi suretiyle meydana gelmektedir. Günümüzde Müslüman toplumları ifsad için dış güçler tarafından yürütülen etkili birçok çalışmalar yürütülmekle birlikte bozulma-ifsad bazen de kendi bünyemiz içerisinde oluşmaktadır. Bir günaha bir hataya düştüğümüzde hep şeytanı suçlamamalı ve “şeytana uydum” mazeretine sığınmamalıyız. Nefsimizi-kendimizi ayıplamak, nerede, ne şekilde bu yanlışa düştüğümüzü sorgulamak yapmamız gereken en önemli iş olsa gerektir.

Böylesi durumlar bana hep Hz. Âdem (A.S) ve İblis aleyhillaneyi hatırlatır. İblis Rabb’imizin secde emrine uymadı ve uymamakta da diretti. Ama İblis’in bu hareketi kendisindendi. Yani secde etmemesi için bir başka şeytan ona vesvese verip saptırmadı. Kendi nefsine-egosuna yenik düştü. Fakat hiçbir zaman da kendisini sorgulamadı ve suçlamadı. Bu yüzden lanetlendi, Allah’ın rahmetinden ebediyen kovuldu.

Hz. Âdem (A.S)’i ise cennetteki yasak ağacın meyvesinden yemesi için şeytan kandırdı, yalan yere yemin ederek onu inandırıp sürçmesine sebep oldu. Yani aslında bu zelleye düşmeleri kendilerinden değil şeytanın vesvesesinden-aldatmasından kaynaklanmıştı. Ancak buna rağmen Hz. Âdem ve Havva şeytanı suçlamadılar kendilerini ayıpladılar. “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!” (A’raf; 23) dediler. Böyle yapmaları onların hem affına hem de hatayı tekrar etmemelerine vesile oldu.

Bizim de benzer muhasebe ve tevbeye ihtiyacımız var. Sözü fazla dolandırmayalım. Toplumumuzun İslami hayat tarzı ve algısındaki yanılma ve sapmalar sebebiyle hem fert olarak hem de toplumsal bağlamda bir nefis muhasebesi yapmak zorundayız. Moda, sinema, tiyatro, opera, bale, siyasi bir takım fikir ve ideolojiler… Evet, hep batıdan gelen virüslerdir. Ancak maneviyatın modernizasyonu diyebileceğimiz bir takım kutlama ve şenlikler de batıdan gelmedi ya.

Asırlar boyunca İslam âleminin birçok beldesinde Mevlid Kandili kutlanageldi. Asr- Saadet ve sahabe-i kiram neslinden sonra ihdas edilmesine rağmen bu bile Hicri takvim esas alınarak kutlandı. Bu kutlamalar esnasında da bir bidat olarak en fazla mevlid okutuldu- dinlendi. Ama Allah Resulü’nün davasını ve mesajını anlatan sohbetler, vaazlar verildi, kimileri bugün vesilesiyle oruç tuttu, kaza namazları kıldı. Fakat bu günleri daha orijinal etkinliklerle süsleyip daha neşeli, daha şaşalı bir atmosferde geçirip güya Efendimiz (S.A.V)’i daha güzel ve cazibeli bir şekilde anma arzusuyla Kutlu Doğum Haftası icat edildi. Kutlu doğum haftaları sonraki yıllarda miladi takvime endekslenerek ilk yanlış adım atılmış oldu.

Kültür emperyalizmine karşı en titiz insan olan; ibadetlerde, giyim tarzında, renk tercihinde, tıraş olma şeklinde, tırnak kesmede velhasıl her konuda başka inanç mensuplarına muhalefet eden bizlere de “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa o da onlardandır.” buyurarak mücadeleyi emreden Allah Resulü’nün doğumunu batı kültürünün ürünü miladi takvime bağlamak O’nun bu prensip ve ilkeleriyle büyük bir tezat teşkil etmekteydi. Gelinen noktada Kutlu Doğum Haftası etkinliklerine bir göz atacak olursak manzaranın tahmin ettiğimizden çok daha vahim olduğunu görürüz. Kız çocuklarını süsleyip püsleyerek, kız-erkek karışık korolar oluşturup ilahiler söyletmek, parayla kiralanan semazenlere sema gösterileri yaptırtmak, Kur’an-ı Kerim’den, Kâbe’den pasta yaptırıp kesip yiyerek kutlamalar tertip etmeye dense dense maneviyatın modernizasyonu denir herhalde.

Hele bir de “İyi ki doğdun yâ Rasülallah, Doğum günün kutlu olsun yâ Rasülallah!” vb. sosyal medya paylaşımları var ki evlere şenlik denilecek türden. Allah Resulü’nün böyle yapmacık ilan-ı aşklara ihtiyacı yoktur. O’nu sevmek O’nun sünnetine, davasına sarılmayı gerektirir. Onun mücadelesini, getirdiği hayat veren ilkelerini anlayamayan, Onun kurduğu hak nizamın hükümlerinin yok edilişine tuttuğu takımın yenilmesine, kıyafetinin, eşyasının modasının geçmesine, arabasının, evinin konforuna kafayı taktığı, strese girdiği kadar aldırmayan, takmayan Müslümanlar böyle yapay sloganlarla, şuursuz bir şekilde dilden kalbe inmeyen salâvat kampanyalarıyla O’na sevgilerini ispat etmiş olamazlar. Sevgi ispat ister; bu ispat sevdiğinin davası ve ilkeleri uğruna mücadeleyi, cihadı, fedakârlığı, maldan infak etmeyi gerektirir. O’nu örnek almayı, rehber edinmeyi, sahip olduğu hassasiyete sahip olmayı, sünnetine temessük edip hurafeleri reddetmeyi gerektirir.

Maneviyatın modernizasyonu dediğimiz hadise elbette ki, sadece kutlu doğum haftalarında değildir. Bu hastalığı maalesef birçok alanda görmemiz mümkündür. Tesettürün modernizasyonu, adet ve geleneklerin batılılaşması vb. pek çok örnekler verilebilir.
Dindarlık kavramının içi boşalmakla birlikte halen fazlaca ağır gelen bir kavram olmalı ki hem dini elden bırakmayan hem dünyanın her türlü şatafatından vazgeçemeyenler için daha çok kullanılan muhafazakâr kavramıyla nitelenen kesimlerin moda tutkusuyla icad ettikleri tesettür defileleriyle “giyinmiş çıplaklar” sınıfı bayağı yaygınlık kazanmaya başladı. “Biz çok dindarız, sadece modern çağın gereklerinden yararlanıyoruz.” şeklinde kendilerini savunan bu kimseler umre ziyaretleri konusunda filan da yarışırlar. Ama Uhud’a, Cebel’i Nur’a, Sevr’e dahi vücut hatlarını belli eden spor kıyafetleriyle giderler.

Anna Jarvis’in adında Amerikalı Hristiyan’ın ölen annesi için başlattığı anma gününden ilham alınarak yaygınlaştırılan anneler günü,  Sonora Smart Dodd adında bir Amerikalının altı çocuğunu annelerinin yokluğunda tek başına büyüten babasının doğum günü esas alarak icat ettiği babalar gününü ayetler ve hadislerle süsleyerek kutlamak nasıl bir şuursuzluktur? Hâlbuki bugünlerin icat edilmesindeki asıl amaç anne-baba sevgisini geliştirmek olmayıp küresel sömürücülerin pazar stratejisidir.

İmam hatip lisesinde öğrencilik yıllarımızda babamın tasavvuf sohbetlerinde sohbet sırası bizim eve geldiğinde daha akıcı, düzgün okuyor diye takip ettikleri kitabı bana okuttururlardı. En çok okuduğum menkıbelerden birisi de İbrahim b. Edhem (K.S)’in Belh sultanı iken “Kuş tüyü yatakta Allah aranır mı?” diyen bir zahidin uyarısıyla Kâbe yollarına düşüp tâcı tahtı terk edişiydi. O dönem İbrahim b. Edhem'in kıssasıyla vecde gelen bir takım insanlara bakıyorum. Artık kendileri kuş tüyü yataklarda Allah'ı arar hale gelmişler. Sahi konut, araba, kobi vs. kredisi kullanmayan kaç derviş kaldı dersiniz? Bu ifadelere bakıp bazı kardeşlerim tasavvuf düşmanı olduğumu zannetmesinler. Tasavvufun modernizasyonundan yakınıyorum. Bir takım müteşeyyihlerin elinde insanlar kitleler halinde batılın peşine nasıl sürükleniyorlar. Hakk’ın hâkimiyeti için cihad etmeyi telkin eden, batılın vasıflarını tanıyan, müridanına krediden, faizden uzak durmayı emreden, genç kızlarınıza, ailenize tesettür şuurunu mutlaka verin diye emreden kaç mürşid-i kâmilimiz kaldı?

Bu hususta bize ışık tutması bakımından ilk devirlerdeki İsevilerin nasıl sapıtıp yoldan çıktıklarını haber veren ayetler üzerinde çok derin tefekkür etmeliyiz. Rabb’imiz onların daha güzel ibadet etmek, Allah’ın rızasına ulaşmak, hatta velayet derecesine ulaşmak amacıyla ifrata düştüklerini haber vererek bakın bizleri nasıl ikaz ediyor.

“…Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.” (Hadid; 27)

Ayette “Allah’ın rızasını kazanmak için uydurulan ruhbanlık” (aşırı sofuluktan) söz edilmesi çok dikkat çekicidir. Onlar akılları sıra yüce Allah’ın rızasını elde etmek ve hayatın yozlaştırıcı unsurlarından uzakta kalabilmek için evliliği, aile hayatını terk edip kendilerini adeta manastırlara kapatarak bu yolu benimsemişlerdi. Hâlbuki Allah onlara böyle bir mecburiyet yüklememişti. Onlar bu yaşama biçimini kendi tercihleri ile seçip kendilerini buna uymak mecburiyetine soktuktan sonra Allah karşısında bir taahhüt altına girmiş oldular. Bu taahhüdün gereği ve seçtikleri bu aşırı sofuluğun onların kafasındaki amacı; ruhsal arınma, dünyaya önem vermeme, kanaatkârlık, zahitlik, Allah’ı sürekli anmak ve ibadet etmekti. Böylece ruhlarını her türlü ihtirastan arındırıp varlıklarını tümü ile Allah'a adayacaklardı.

Fakat Allah’ın kendilerinden istemediği halde yapılan bu iyi niyetli (tabiri caizse) modernizasyon, uygulamada amacından uzaklaştı. Çoğunlukla birtakım ruhsuz törenlere ve biçimsel şenliklere dönüştü. Çoğunda içerikten yoksun resmi kılıklar ve samimiyetten uzak görüntülere büründü. Kendilerinden istenmediği halde icat edilen bu aşırı sofuluğun amacına sadık kalanlar parmakla sayılacak kadardan daha az oldu.

Hiç kimse Allah’ın ve peygamberinin koyduğu ölçüleri daha etkileyici, daha güzel hale getirmek gibi bir hamakata düşmemelidir. Düşerse ifrata düşmüş olur, sapıtır, yoldan çıkmış olur. Nitekim “Onların Beytullah yanındaki duaları da ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir.” (Enfâl; 35) Ayeti Celilesinde haber verilen durum da yine benzer duygu ve düşüncelerle Mekke müşriklerinin icat ettikleri ibadet tarzıdır. Rivayet olunur ki, Mekke müşrikleri erkek ve kadın, açık saçık el ele tutuşur, Kâbe’nin etrafında dolaşırlar ve ıslık çalıp el çırparlardı. Böylece ibadet ediyoruz diye çalar, oynarlar, hora teperler ve yaptıklarını alkışlarlardı. Güya namaz kılıyor ve dua ediyorlarmış gibi nümayiş yaparlar ve gürültü çıkarırlardı. Ama ne var ki bunu yapmakla onlar Allah’ın rızasını değil gazabını kazanmışlardır.

Velhasılı kelâm; Allah’ın dini Ekmel’dir. Hiç kimse Allah’ın kullarını Allah’ın dinine yöneltme arzusuna O’ndan daha fazla sahip değildir. Hiç kimse de O’na kulluk niçin O’nun emrettiklerinden, öğütlediklerinden daha fazlasını yapmaya kâdir değildir. O’nun emir ve yasaklarından bir şey eksiltmek te O’nun emir ve yasaklarına bir ilave yapmak ta maazallah Sırat-ı Müstakîm’den saptırır, dalalete götürür. Bu vasfı itibariyle İslam’ın herhangi bir reforma filan ihtiyacı da yoktur. Allah’ın Resulü’nü örnek alan, rehber edinen kâmil insan olur. Allah’ın rızasını kazanmak için bile olsa O’ndan başkasını örnek alan maymun olur. Ne güzel söylemiş şair:

Bana rehber olamaz kozmopolit maymunlar,
Âlemin serveri peygamber-i zî-şânım var.

Bize düşen Allah Resulü’nün ashabı gibi bütün sadeliğiyle, ümmet olma şuuruyla Hz. Muhammed Mustafa’nın (Salât ve selam üzerine olsun) sünnetine tabi olmak, Rıza-i İlahî’ye haddi-hududu aşmadan kavuşma azmi ve gayretinde olmaktır. Gerisi beyhude…

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum