Sadece kitap okumak yetmez; meydan okumayı da bilmeli insan. Kendine, Dünya'ya, hayata… (Tolstoy)

Bu sayıda “medya okuryazarlığı” konusunda yazmaya, geçen yazımı gönderirken karar vermiştim. Konu çok ilgimi çekiyor, insanların bu konuda gerçekten ilgisiz ve bilgisiz olduğunu düşünüyordum. Araştırmaya başladım, o kadar çok materyal biriktirdim ki işin içinden çıkamadım. Konu öylesine kapsamlı hale geldi ki acaba hangi yönünü ele alayım karar veremedim. Hiçbirinden de vazgeçesim yoktu. Medyada yalan haber ve etkileri üzerinde yazmaya karar verdim.

Medya okuryazarlığı; çeşitli türden (görsel, işitsel, basılı, vb.) medya mesajlarına erişebilme, erişilen medyaları eleştirel bakış açısıyla çözümleyip değerlendirebilme ve kendi medya iletilerini üretebilme becerisi olarak tanımlanıyor.

Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde tek Tv kanalı vardı. O da 19.00’da açılır, 24.00’da kapanırdı. Hafta sonları radyo tiyatrolarını TRT’den mutlaka takip ederdim. Rahmetli babam çok okurdu. Evimize her gün en az iki gazete girerdi. Düzenli takip ettiği dergileri vardı. Kendisi de yerel bir gazetede yazılar yazardı. Basılmış kitapları vardı. Bana da çocuk dergileri alırdı. Standart aldığı gazeteler dışında zaman zaman en muhalif gazeteleri de alırdı.

Üniversiteye giderken bir arkadaşımda “Önce İnsanım Sonra Gazeteci” kitabını görüp okudum Emin Çölaşan’ın (kendisinden hiç hoşlanmadım daha sonra, ama o ilk okuduğum kitabı beni çok etkilemişti). Ben o zamana kadar okuduğum her şeyin doğru olduğuna inanıyormuşum meğer. Ondan sonra gazetelere bakış açım çok değişti. Sermaye gazeteci ilişkisi görünür hale gelmişti benim için. Gazetelerin reklam aldıkları hiçbir sermaye sahibi hakkında olumsuz haber yapmadıklarını öğrendim.

Dahası ülkenin en zenginlerinin aleyhine hiçbir gazetede olumsuz bir şey yazılmadığını, yazılamadığını fark ettim. Daha sonra bunu kendimde yaşayarak öğrenecektim. Ülkemizin en zenginine ait elektronik markasının Nazilli servisliğini yapan eşim ve bütün ülkedeki elektronik servislerin elinden aniden servislikleri alındı. Onlar da gidip İstanbul’da genel merkezlerinin önünde eylem yaptılar. Gazetelere haber vermelerine rağmen hiçbir gazete gelmemiş, hiçbir gazete bu olayı haberleştirmemişti. Yıllar geçti hak sahiplerinin çoğu mahkemelerde uğraşmaktan vazgeçti, kimi öldü, hakkını arayan bir avuç insan kaldı. En zengine hiçbir şey olmadı.

Bir sene yine Ayasofya eylemlerine Nazilli’den iki otobüs gitmişti, eşim ve oğullarım da gitmişti. Her zamanki gibi kalabalık bir eylemdi. Ben de tv’leri geziyorum haber arıyorum. Bir iki tv kanalında küçük birer haber oldu, bir iki gazete yazdı. Hâlbuki bütün yerli ve yabancı basın varken, eylemi izlemişken haber değeri olmadı. Aynı günlerde kürtajla ilgili kanuni bir düzenleme vardı. 3 kadının (sadece 3 kadın) kendilerini yerlere atarak düzenlediği protesto eylemi bütün kanallarda döndürülüp döndürülüp gösterilmişti. Medya özgür ve tarafsız değildi yani. Medya güçlünün, zenginin ve Müslüman olmayanın yanındaydı.

Hele sosyal medya aracılığı ile attığımız her adımımız takip ediliyor, uygulamaları indirirken verdiğimiz kamera ve ses sistemine erişim izinleri ile bizim görüntülerimize de konuşmalarımıza da istedikleri zaman ulaşabiliyorlar. Açık olan konumumuzdan gittiğimiz her yeri biliyorlar. Hatta sık sık gittiğimiz bu yerleri değerlendirmemizi de istiyorlar. Yapay zeka her yaptığımız işleme göre hemen yeni strateji geliştirip yeni seçenekler getiriyor önümüze. Yanından geçtiğiniz mağazanın reklamı geliyor, yanından geçtiğiniz kişiyi size arkadaş olarak ekle önerisi geliyor. Konuştuğumuz konu ile ilgili reklamlar, hele hele bir de arama motorundan herhangi bir arama yaptıysak onunla ilgili reklamlar peş peşe geliyor, sıkboğaz ediyor. Okuduğumuz bir haberin benzerleri, seyrettiğimiz filmin benzerleri sürekli karşımıza çıkıyor bizi yönlendiriyor.

Dünyaya haberleri üç ajansı servis ediyor: AFP, Reuters ve AP (AssociatedPress). Biz dünyayı onların gözüyle görüyoruz yani. Bütün dünyanın haberleri de 14 haber kanalı tarafından oluşturuluyor ve dünyaya yayılıyor. Hazırladıkları haberler bütün dünyada yayınlanır. Bu haber kanalları gizli servislerin ve dünyayı yöneten zenginlerin, sermaye sahiplerinin; dolayısıyla bu gizli servislerin ve sermayenin istemediği hiçbir haberi biz görmüyoruz ve bunlardan hiçbiri Türk ve Müslüman değil… ABD’de biri öksürse haber oluyor. Söyler misiniz dünya nüfusunun beşte biri Çin’den ne sıklıkla haber geçiliyor veya Hindistan’dan? Bu ülkelerin her biri dünyanın beşte bir nüfusunu barındırıyor ama nedense oralarda her gün haber bültenlerine girecek haber çıkmıyor. Gerçek birçok haberi görmezden geliyorlar ama birçok yalan haber yapıyorlar. Medyanın iddiası da hep “tarafsız ve özgür” oldukları yönünde… İnanmak serbest…

Yalan haber konusunda sabıkaları o kadar kabarık ki… Irak’ı işgal edebilmek için “Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğu” yalanı ile kamuoyu ikna edilirken biliyorlardı bunun yalan olduğunu işgal edenler (BBC News, 2013). Saddam’a Kuveyt’e girmesinin ABD’yi ilgilendirmediğini söyleyen ABD elçisi de bile bile Saddam’ı yanlış yola yönlendiriyordu. Alaska’daki bir petrol tankeri kazasında petrole bulanan karabatakların Basra Körfezi’ndeymiş gibi haber olarak servis edilmesi de bile bile bir yalandı (gzt.com). Bu yalanlar olmasa Kuveyt’i de işgal edemeyeceklerdi. Petrol zengini Kuveyt’in paraları onların bankalarında olmayacaktı… Irak yıllardır iç çatışmalar, içinde halkı perişan…

Libya’da Kaddafi’yi alaşağı edip ellerinde birikmiş ne kadar bomba ve silahları varsa kullanıp Libya halkından masraflarını fazlasıyla tahsil ettiler. Kaddafi’nin bankalarındaki paralarına el koydular, İtalya Kaddafi’nin paraları ve gayrimenkullerinin üstüne çökerek o zamanki ekonomik buhranını atlattı. Libya halkı şu anda perişan, ülke karmakarışık, insanlar öldü, çoğu mülteci oldu.
Daha yeni Afganistan’dan apar topar kaçarken, senelerce kullandığı insanları bırakıp kaçtı ABD’liler. Uçaklardan düştü insanlar. Afganistan’ın bankalarındaki paralarına el koydular. İnsanlar açlıktan ölürken umurlarında olmuyor. Hangi istihbarat servisince düzenlendiği (bütün uzmanlar bunun bir istihbarat örgütünce yapıldığını söylüyor) belli olmayan (kendileri çok iyi biliyordur) 11 Eylül saldırılarının suçlusu olmayan bu insanları bile bile ölüme sürüklediler, açlıkla yüz yüze bıraktılar. Gerçi 11 Eylül saldırılarının sonucunda da zarar etmemişlerdi zaten. İkiz kulelerdeki hemen hemen bütün şirketler Alman sigorta şirketlerince sigortalanmışmış (ne tesadüf), fazlasıyla paralarını almışlardı Almanlardan.
Mavi Marmara gemisi Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışırken uğradığı saldırının hemen sonrasında Bloomberg ve CNN’de “Suriye’ye silah götüren gemi İsrail güçleri tarafından vuruldu” haberi yapılıyor ama kısa sürede insani yardım gemisi olduğu açıklanıp ispatlanınca haberi geri çekmek zorunda kalıyorlar. Bu sefer dünyaya yutturamıyorlar, halbuki haberi hazırlamışlarmış önceden yazık olmuş.

Yalan bunların genlerinde var. Osmanlı’yı yıkan, “Arkeoloğum ben” diyerek Osmanlı topraklarını karış karış gezip, resimlerini çeken, notlar tutan, bu notları İngiltere’ye yollayan, Arap kabilelerin şeyhleriyle tanışıp onları avucunun içine alan, Ortadoğu’da kurulacak yeni ülkelerin krallarını belirleyen, ülkelerin sınırlarını çizen, farklı Hıristiyan tarikatlarının ilahiyat okullarından oluşan Oxford’dan mezun, kadın casus Gertrude Bell’i anlatan bir film çekmişler. Oldukça masum bir aşk hikayesi şeklinde. Ama orda bile nasıl yalan ve dolan üzerine kurulu bir sistemleri olduğunu gizleyememişler. İngiltere’nin Şam konsolosu Bell’e “Britanya İmparatorluğunun Osmanlı ekonomisini yıkmak için milyonlarca Alman Markı ve Türk Kuruşu basmak dışında ucuz numaralara ihtiyacı yok” diyor. Osmanlı ekonomisini batırabilmek için ülkelerinin resmi politikası olarak sahte Alman Markı ve Türk Kuruşu basıyorlar, hem de milyonlarca. Bunu piyasaya sürüp Osmanlı ekonomisini batırıyorlar. Biz sahte İngiliz Sterlini basmayı ülke politikası olarak almayız, basan bir vatandaşımız olsa onu hemen yakalayıp cezalandırırız…

Yine filmde konsolos, Bell’e çok güzel bir at hediye ediyor ve diyor ki “Bu atı senin için çaldım. Aslında tam olarak çaldım sayılmaz, istimlâk ettim, düşmandan… Türk garnizonundan… iki şey yaptım; önce yerel bir gazetede “Atlar arasında salgın hastalık var” haberi yaptırdım, sonra sahte veteriner kimliği yaptırdım, garnizona girip bütün atları inceledim. En güzelini seçip “Bu at acilen karantinaya alınmalı” diyerek el koydum.” 1800’lü yılların sonunda bile bunlar aynıymış, gazeteye yaptırdığı yalan haberle sevgilisine at çalıyor…

Örnekler o kadar çok ki…

1870’de İskoç asıllı gazeteci John Swinton, New York Times’in başyazarlığından The Sun gazetesine geçişi nedeniyle bir veda yemeği düzenleniyor. Yemekte gazeteci arkadaşlarına söyledikleri yenilir yutulur şeyler değil:

“(…) Bağımsız basın diye bir şey yok artık. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Aranızda gönülden inandığı şeyleri yazmak cesaretini gösterecek bir tek kişi bile yok; eğer yazarsanız basılmayacağını önceden bilirsiniz. Çalıştığım gazete inandığım şeyler yazmayayım diye her hafta para ödüyor bana. Size de aynı nedenden dolayı para ödüyorlar. İnandığını yazacak kadar aptallık ederse biriniz, sokakta başka bir iş ararken bulur kendini. Gazetenin bir sayısında inandıklarımı yazsam ben de kendimi kapının önünde bulurum. Gazetecilerin bütün işi doğruyu yok etmek, açıkça çarpıtmak, yalan söylemek, olayları çarpıtmak, kara çalmak, para denen putun önünde diz çöküp tapınmak ve günlük ekmeği için ülkesinin ipliğini pazara çıkartmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Biz arkada saklanan zenginlerin buyruğundaki paralı askerleriz. Kuklayız hepimiz; onlar ipleri çeker, biz de oynarız. Bizim bütün yeteneklerimiz, bütün yaşamamız, becerilerimiz başkalarının malı. Biz entelektüel fahişeleriz!”

Diyecek hiçbir şey bırakmamış…

Basın mensupları bir ülkede ajanlık ve algı operasyonları için kullanılan etki unsurlarıdır maalesef. Şöyle bir iki örnek verelim;

Ülkemizde bir zamanlar etkili bir gazeteci olan Cengiz Çandar: “Çandar, konuşmasına, CIA ve Mossad’ın ajanı olduğumu, ABD’den para alan gazetecilerden olduğumu bilin, beni öyle dinleyin, diyerek başladı.” (Habervitrini: 2005) şeklinde bunu resmen açıklayanlardan.

Bir de birbirinin yaptıklarını açıklayanlar var: ”Uluç, Antalya’daki bir otelin sahipleri tarafından kral dairesinde ağırlandığı, bir junket’i müteakip, tesise methiyeler düzen yazılar yazmış, Altaylı eleştirmeye yeltendiğinde; “Hani birinci sınıf koltuklarda Monte Carlo’ya uçmuştuk seninle.” diye yüklenmişti. “Kentin değil, dünyanın en büyük, en ünlü en de lüx otelinde ağırlanmıştık. Hani sen, muhalif medyanın diline düşen Gucci pabuçlarını da bu otelin alışveriş merkezinden almıştın. Ben yalnızdım. Senin yanında Sevgili Hande, yani eşin de vardı. Sana o sabah bütün gün kullanman için, daha dünya üzerinde kimsenin görmediği son model bir Ferrari verdiler. Gecesi üç bin dolarlık oda değil, beş yüz bin dolarlık Ferrari. Türkiye’de iki tane satıldı bugüne dek. Onu kullanarak tanımadın mı? Döndüğünde tonla yazı yazmadın mı? O gezide biz kimin davetlisi idik?..” diyerek (Alatlı, 2014: 40-41) Hıncal Uluç ve Fatih Altaylı kapışabiliyor.

Brain Canter kişisel gelişim internet adresinde yer alan dünya üzerinde yalan haber grafiğine göre yalan haberde dünya birincisiyiz:

“2019 Statistica.com verilerine göre, dünyada en fazla sahte habere maruz kalan ülke Türkiye’dir. Televizyon, yazılı ve görsel medya, sosyal medya sayfaları ve toplu mesajlaşma platformlarını çok seviyoruz. Pandemi döneminde yapılan araştırmalarda, günlük yaklaşık 4 saat sosyal medya kullanımı ile Avrupa Birliği ortalaması olan 2 saat süresinin iki katını ekranda geçiriyoruz. Haliyle maruz kaldığımız hem haber ve bilgi sayısı çok daha fazla, üstelik sahte haber olma oranının da daha fazla olduğunu düşünürsek, ciddi bir sorunla karşı karşıyayız.” Küçük yazıcı (2020) deniyor.

Yine aynı adreste bir yalan haber görseli verilmiş:

Yapmamız gereken hiçbir haber kanalına kayıtsız şartsız inanmamak.

Haber kaynağını araştırmak, haberi yapan medyanın kime ait olduğunu, kimin için çalıştığını bilmek, farklı yerlerden haberi teyit etmeye çalışmak (gerçi maalesef kendi haber kaynaklarımız yok ve üç haber kaynağına muhtacız. Haberler hep onların süzgecinden geçiyor. Özellikle yurt dışı haberlerinde)… Aldığımız habere karşı şüpheci olmalıyız. Çok güvendiğiniz bir kaynak bile zaman zaman belki isteyerek, belki istemeyerek hatalı bir bilgi paylaşabilir. Dolayısıyla karşımıza çıkan haberlere şüpheci yaklaşıp, analitik düşünebilirsek yanlış bilginin yayılmasını önlemeye yardımcı olabiliriz. Bir bilgiyi paylaşmadan önce doğru mu değil mi diye birkaç saniyeliğine düşünmek bile yalan haberlerin yayılım hızını epey azaltabilir.
En önemlisi de bir an önce kaynaklarımızı birleştirip bütün dünyayı kaplayacak yerli ve milli haber kaynağı oluşturmamız gerekiyor. Böylece ülkemiz üzerinde bu kadar çok maniplasyon yapılamaz, gerçek dostlarımız ile düşmanlarımızı ayırt eder hale geliriz. Son yıllarda haberlerimizi, sayıları artan haberleşme uydularımızla, daha geniş alana verebiliyoruz. Hatta Hollywood’dan sonra dünyada en çok film satan ülke haline gelmemiz de güzel bir gelişme (gerçi satılan filmlerin ne kadarı bizi yansıtıyor o da tartışılır), İnşallah Anadolu Ajansı gibi haber kaynaklarımızın ağı genişler, haberleri kendi kaynaklarımızdan alırız.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum