Geçen sayıdan devam
Birol DUMAN / Araştırmacı Yazar

Ana kaynak Kur’an-ı Kerim kabul edilmiş, sonra Sünnete müracat edilmiştir.
Bütün mezhep imamları ulaşabildikleri siyer ve hadis kaynaklarına göre hareket etmişlerdir. İçlerinden bazıları bir kısım hadislere ulaşamamıştır. Nitekim Efendimizin ahrete irtihalinden sonra sahabelerden büyük bir kısmı farklı ve birbirinden uzak bölgeler gitmişlerdir. Doğal olarak bildikleri hadisleri diğer sahabeler duymamış veya unutmuş olabilir.
Örneğin Hz. Aişe anamızın rivayet ettiği “Ben, Hz. Peygamber’in ihrama girmeden önce ve ihramdan çıktıktan sonra henüz tavaf etmeden ona hoş koku sürerdim.” hadisi Hz. Ömer’e ulaşmadan önce Hz. Ömer ihramda bulunan kimselerin koku sürmelerini yasaklıyordu. Mest konusunda da benzer bir rivayet nakledilir. Kendisine mest müddetini belirleyen hadisler ulaşmadan mest giyenlerin zaman tahdidi olmadan üzerlerini meshedebileceklerini söylüyordu.
Hz. Osman da “Kocası vefat eden kadın iddetini ölen kocasının evinde geçirir.” mealindeki hadis kendisine ulaşmamıştı. Hz. Osman, hadisi Füreyra b. Malik’ten duydu. Füreyra’nın kocası vefat edince, Hz. Peygamber kendisine iddeti bitinceye kadar evinde beklemesini emretti. Hz. Osman bu hadisi duyar duymaz onunla amel etti. (Tirmizi, İbni Hanbel)
Halife Ömer (RA) Şam’a giderken Şam yakınlarında onu karşılayan ordu komutanları kendisine orada büyük bir veba salgını olduğunu bildirdi. Yola devam edip etmeme konusunda istişare etmek için sahabenin önde gelenlerini çağırdı. İçlerinden Abdurrahman bin Avf “Ben Allah rasulü'ün (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: 'Bir yerde veba hastalığının bulunduğunu işittiğinizde oraya gitmeyin. Bulunduğunuz yerde veba görülünce de oradan kaçarak başka yere çıkmayın'” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer Şam’a girmekten vazgeçti, Medine’ye geri döndü. (Buhari ve Müslim)
Sahabeler içinde bile birçok hadisi bilmeyen varken mezhep imamlarının bütün hadisleri bilmesi mümkün değildi. Ancak Hicri 3. yüzyıldan sonra hadis ilminin yaygınlaşması ve tedvini ile birlikte bütün mezhepler her türlü hadise ulaşma imkânı bulmaya başlamıştır. Doğal olarak bir mezhep imamı bir hadise göre bazı fetvalar vermiş olabilirken diğerleri o hadise ulaşamadıklarından veya konuyla ilgili bir başka hadise ulaştıklarından dolayı aynı konuda farklı fetva vermiş olabilirler. Aynı konudaki iki farklı hadisin hangisinin mensuh olduğunu bilemeyebilirler de. Örneğin seferdeyken namazların cem (birleştirme) olabildiğiyle ilgili Ebu Hanife’ye bir hadis kaynağı gelmemiş olabilir. Doğal olarak Hanefilik’te sadece Hac zamanı müzdelife ve minada namazların cem’i yapılmaktadır. Ancak Hicri 3. yüzyıldan sonra hadis ilminin yaygınlaşması ve tedvini ile birlikte bütün mezhepler her türlü hadise ulaşma imkânı bulmaya başlamıştır.
Bununla birlikte Resulullah’ın (SAV) bazı sünnetlerini sahabe kendine göre yorumlamış ve yorumladığı şekliyle anlatmıştır. Örneğin namaza başlarken dil ile niyet edilir mi edilmez mi? Bunu Efendimize sormamışlar. Doğal olarak bir kısım alimler dil ile niyeti şart koşmuşlar, diğer bir kısmı gereksiz görmüşler, neticede niyet kast etmektir, dile gerek yoktur diye düşünmüşler. Bir kısmı da müshehap görmüşler. Öte yandan kıyamdayken imama uyan birinin Fatiha suresini okuması gerekli mi gereksiz mi? Bunu da sormamışlar, sahabelerden bir kısmı okumuş, bir kısmı okumamıştır. Mezhep imamları da kendi ilmi yöntemleriyle birinin doğru olma ihtimalini daha yüksek görerek fetvalarını ona göre vermişlerdir.
Bediüzzaman Said Nursi der ki: “Nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilaçlar tebeddül eder. Öyle de asırlara göre şeraitler değişir, milletlerin istidadına göre ahkam tahavvül eder. Çünkü ahkam-ı şer’iyenin teferruat kısmı, ahval-ı beşeriyeye bakar, ona göre gelir, ilaç olur. (Sözler, 27. Söz, Hatime Bölümü) Sadece asırlara göre değil, aynı asırda yaşayan Müslümanlar içinde bulunduğu coğrafi ortam, iklim ve anlayış tarzımız da teferruatla ilgili farklı fetvaların verilişinde önemli etkenlerdendir. Bediüzzaman buna örnek olarak İmam Şafii’nin tabilerinin Hanefilik mezhebine tabi olanlara nispeten daha köylü ve bedeviliğe yakın olduğunu belirtmektedir. (age, aynı sayfa) İmam Şafii kırsal bölgede, Ebu Hanife ise şehir merkezinde yaşadığı için halkın soru, sıkıntı ve çözümleri de yaşadıkları bölgesel şartlara göre değişiyordu. Dolayısıyla fetva verilirken Resulullah’ın (SAV), “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.” kavline binaen mezhep imamları maslahatı, kolaylığı tercih etmişler ve fetvalarını bu minval üzerine geliştirmişlerdir. Bediüzzaman namazda imama tabi olanların Fatiha suresini okuması veya okumaması, kadına dokunmakla abdestin bozulup bozulmaması, az bir necasetin abdeste halel getirip getirmemesi gibi fetvaların bu tip fetvalardan olduğunu belirtmektedir.
Ayrıca Uhud Savaşı sırasında abdestli olan Peygamber-i Zişanın savaş bittikten sonra abdest alışından yola çıkarak abdesti bozan kurallardan birini belirlerken mezheplerin uyguladıkları yöntemler de farklıdır. Mezhep imamlarına göre Uhud Savaşı’nda Efendimizin abdestinin bozulmasının nedenleri farklıdır. Hanefi ulemasına göre Efendimizin (SAV) miğferine aldığı darbeden dolayı miğferin yanağına batması sonucu yanağından ve dişinin kırılmasından dolayı kanaması abdestin bozulmasına sebep olmuştur. Şafii mezhep uleması ise kan gelmesinden değil o sırada Efendimizin (SAV) yürürken bir köpeğin yanından sürtünerek geçmesinden dolayı abdestinin bozulduğunu ileri sürmüşlerdir. Burada Şafii ulemasının kırsal bölgede yaşaması ve ağaç dallarının insanlara sürtünmesi ile sık sık abdest alma gerekliliği ile de bir bağ kurulabilir.
Gusül abdestinin kurallarını belirlerken yine mezhep fukahası farklı yöntemler belirlemişlerdir. Hanefi mezhebi fukahası belki tıp bilginlerinin de görüşlerini alarak ağız ve burun içinin vücudun dış organlarından olduğunu varsayarak gusülde ağız ve burun içinin de ıslatılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bazı mezhep fukahası ağız ve burnun mide, dalak, böbrek gibi iç organlarından sayılması gerektiğini ileri sürmüşler, ağız ve buruna su vermenin farz olmadığı yolunda, bazı fukaha da ağız ve burnun vücudun dış kısmından olduğunu ve bu yüzden ağız ve buruna su vermenin farz olduğu yolunda fetva vermişlerdir.
Yine bir kısım mezhep fukahası abdestin belli bir tertip sırasıyla alınmasını farz kabul eder. Yani önce yüz, sonra sırasıyla bilek ve kollar, sonra başı mesh, en son da ayaklar gibi sırayla yapılmasını, şayet bu sıraya uyulmazsa örneğin kollardan önce ayaklar yıkanırsa bu abdestin geçersiz olduğunu ileri sürerler. Hanefi fukahası ise tertibin sünnet olduğunu, bu sıralamaya uyulmasa da abdestin geçerli olduğunu belirtirler.
Ehli Sünnette bilinen dört büyük mezhep dışında onlarca belki yüzlerce küçük mezhep ve uygulama vardır. İslam alimleri doğrudan doğruya Kur’an ve sünnetten sağlam hükümler çıkarma bilgi ve becerisine sahip alimlerin başka mezhepleri taklit etme zorunluluğu olmadığını kabul etmişlerdir. Bunlardan biri de 20. yüzyılın büyük alimlerinden Mevdudi’dir. Şöyle der Mevdudi: “Benim meslek ve meşrebim, doğrudan doğruya Kur’an ve sünnetten sağlam hükümler çıkarmaya çalışarak bu araştırmalar sonucu bir neticeye ulaşırken geçmiş alimlerden o fevkalade isabetli görüşlerden faydalanmak (…) müçtehid imamlarının hangisinin içtihadı kitaba ve sünnete uyuyor diye karara varmaya çalışmak, sonra hangisi hak ve sağlam gelirse ona tabi olmak şeklindedir. Ben de ehli hadis bilenlerin yolunu bütün tutumlarıyla doğru görüyorum ne Şafii ne de Hanefi mezheplerinden birine bağlıyım. (…) Temel hükümlerden teferruata ait hükümler çıkarmaya bir kimse için alimlerden ve mezhep imamlarından en çok güvendiği birine tabi olmasından başka çıkar bir yol yoktur.” (Mevdudi, Meseler ve Çözümleri, Risale Yayınları, İstanbul 1990, 3. Baskı, sh. 146, 147)
Bazı yorumcular ayet ve hadislerden içtihat yapabilecek yeterli ilmi bilgisi olan alimlerin bir başka müçtehit imamı taklit etmesinin caiz olmadığını ileri sürseler de bu tür alimlerin başka konuları daha önemli ve elzem görmelerinden dolayı fıkıh ilmine vakit ayıramadığını biliyoruz. Bu alimlerden biri de Bediüzzaman Said Nursi’dir. Kendisi içtihat kapısının açık olduğunu bildirmekle beraber talebelerine kendi döneminde içtihat yapılmaması, dört mezhep imamından birine tabi olunması gerektiğini bildirmiş ve bunu altı gerekçe ile açıklamıştır. (B. Said Nursi, Sözler, 7. Söz)
Mezhepler haklarında açık nas bulanmayan konularda büyük fakihlerin zannı galebeye dayalı rey tercihlerinden meydana gelmiş fetvalar bütünüdür. Tabii ki zannı galebe de fıkıh âlimleri tarafından çeşitli delil ve yöntemlerle oluşturulmuş, Kur’an ve hadis hükümlerinden kıyas yapılmış, üzerinde tartışılmış, istişare edilmiş ve karara bağlanmıştır. Dinimizdeki mezhep ve meşrepler insanların yaşadığı iklim, coğrafi şartlar, mizaçları ve yaşama biçimi göze alınarak ümmetin işini kolaylaştırmak için bulunmaz bir nimet. Mezhep ve meşrepleri birbirine rakip değil, bir bütün içinde zenginlik olarak görmeliyiz. Nitekim öyledir.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum