Uzun zamandır sanat dünyasında nesilleri ifsad etmeye yönelik bir planlamayı müşahede ediyoruz. Cinsel sapkınlıkları ve sapmaları meşru gösterme faaliyetleri. Bu faaliyetin desteklendiği palazlandığı yer ne teknoloji ne spor nede başka bir alan sadece sanat desek yeridir. Özellikle müzik, sinema gibi alanlarda cinsel sapkınlıklar normalmiş gibi zihinlere zerk edilmeye çalışılıyor. Bilindiği gibi sinema sanatı insanlığın moral ve etik değerlerini şekillendirme açısından etkili bir sanat olduğu dile getirilir. TV ekranlarında ve dijital platformlara inen sinemanın dramatizasyon gücü propaganda makinelerini işletmek isteyenlerin gözünden kaçmayan bir güçtür. Daha çok LGBT adıyla anılan cinsel sapmaları ve sapıklığı meşru göstermek isteyen kuvvetli bir lobi sinema dünyasında ödülleri, festivalleri yönlendirmektedir. Oscar başta olmak üzere ödül verilen önemli film festivallerinde ödüllendirilen bu filmlerin ya konusunun ya da başrol karakterlerinin eşcinsel olduğunu müşahade ediyoruz. Ve inanılmaz bir şekilde hiç biride bu cinsel sapmaları karşı değil tam tersi onları destekleyen yapımlar olarak karşımızda arz-ı endam ediyor.

Aslında bunların gelişi yıllar öncesinden belliydi. Yıllar önce konuşmacı olarak katıldığım bir sempozyumda (2009-Kuram ve Eylem Yönüyle Din Eğitiminin Teolojik ve Felsefi Temelleri sempozyumu – Konya Selçuk Üniversitesi) bir eşcinsel bir politikacının hayatına, mücadelesine odaklanan “The Milk” filminden yola çıkarak şöyle demişim:

“Örneğin 2009 yılında en iyi özgün senaryo ve en iyi oyuncu ödülünü alan The Milk filminde Sean Penn’in bir komünist homoseksüel’i özgürlük bağlamında canlandırdığı gibi. Bu sayede bir homoseksüelin özgürlük bağlamında mücadelesini özgürlük kavramını ortak payda yaparak seyirciye vermeye çalışmaktadır. Böylece izleyici asli değerlerinden olan özgürlük kavramının kendisi için ne kadar önemli ve zaruri bir duygu ve kavram olduğunu bildiği için kolaylıkla başroldeki insanla kendini özdeşleştirebilmektedir. Bu durum ise dini değerler açısından asla kabul edilemeyecek bir cinsel sapkınlığa hoşgörüyle bakmanın ilk adımlarını attırmaktadır.Sinemanın etkileyici dili sadece özdeşleştirme veya katarsisten geçmez, hız da önemlidir. Tasavvufi tabirle bast-ı zaman ve tayy-ı mekân önemlidir sinemada. Hızlı bir anlatımı vardır Amerikan sinemasının bu hızı ve seyirciyi memnun eder. İnsanlar hayal ettikleri ve olmak isteyip de olamadıkları kişilikleri, kahramanlıkları perdede gördükleri için çok memnundurlar. “Seyirci yitirdiği zamanı arar.” der Tarkovski. Seyircinin dinamikliği fetheder sinemayı. Kaybettiği zamanı, kazanamadığı kişilikleri bulur.Bu anlamda medyaya ait bütün unsurlar tatmin aracıdır insanlar için. Sinema bunları hayal perdesinde yaparken Magazin dünyası da bunu TV ve basılı medya yoluyla yapmaya çalışır. Ünlü veya başarılı insanların yaşamları peri masalları gibidir. Kişi kendi yaşamında eğer “tutunamayanlar”dan ise, başarısız bir insan ise bu hikâyelerle avutur kendini. Bu ünlü insanların aşkları ise kül kedisi hikâyeleri gibi tatlı ve parlaktır. Verilen hayaldir. Fakat Kur’an-ı Kerimin üslubu, hayal dünyasından uzaktır. Kur’an’ın verdiği his ve duygu, nefsi ön plana çıkartan ruhu öldüren hayallerden uzaktır.“

Özellikle popüler bir sanat olayı olan Oscar’la ilgili internete “İlk Oscar kazanan Müslüman kimdir?” diye sorduğunuzda karşınızda Mahershala Ali isminin çıktığını görürsünüz. Mahershala Ali iki defa Oscar almıştır ve Oscar aldığı filmlerin ya konusu ya da ana karakteri LGBT’li yani cinsel sapkınlıktır. Adeta bir Müslüman karaktere Oscar vermek için LGBT’yi destekleyen filmlerde oynaması beklenmiştir.

Peki gerçekten ilk Oscar alan Müslüman Mahershala Ali midir? Elbette hayır. Bir de madalyonun diğer yüzü var yani aslında “İlk Oscar kazanan Müslüman kimdir?” diye internete bakıldığında ilginç bir hikâyeyle karşılaşırsınız. Bu hikâyenin kahramanı A. R. Rahman’dır. Müzikleriyle hafızalara kazınan bol Oscar’lı film bizdeki adıyla “Milyoner”i (Slumdog Millionaire) izlemeyen yoktur herhâlde. Filmin müziklerini yapan A. R. Rahman 2009 yılında en iyi film müziği Oscar’ını kazandığı gece aslında “Oscar kazanan ilk Müslüman” unvanını da almıştı. Milli Şuur dergimizde A.R. Rahman’ın hikayesinide yazmıştım. Unutanlar için bir daha hatırlatalım. Hindistanlı olan Rahman aslında bir Tamil ve Müslüman değil. Annesiyle beraber yaptığı konuşmalar ve arayışlar sonrası 1989 yılında Müslüman oluyorlar. A. R. Rahman 2006 yılında hac için Arabistan’a gittiğinde İslamawareness adlı siteye verdiği röportajda hidayet sürecini ayrıntılı bir şekilde anlatır:

1988 yılında Malezya’da bir rüya görür. Rüyasındaki yaşlı adam kendisine İslam’dan bahseder. “İlk önce ciddiye almadım.” der. Sonra aynı rüya tekrarlanınca gündemine İslam girer. Aynı yıl ağır hasta olan kardeşinden ümitlerini kestikleri an, bir Müslüman âlimin duasıyla kardeşleri iyileşince zihin dünyalarındaki yolculukta adres iyice kesinleşir, İslam. A. R. Rahman ve ailesi Müslüman olurlar.

5 vakit namazını müzik sektöründeki işlerin ağırlığına rağmen hiç terk etmediğini söyleyen Rahman, bu röportajı verdiğinde ikinci hac ziyaretini gerçekleştiriyormuş. Hint sinemasında ilerlemek isteyen Müslüman sanatçılar isim değiştirirken o İslam öncesi A. S. Dileep Kumar olan adını değiştirerek A. R. Rahman olarak kullanmaya başlamış.

Açılımı Allah Rakha Rahman olan adı “Allah’ın korumasında, gözetiminde” anlamına geliyor. A. R. Rahman’da, Allah’ın rahmet eseri çok açık biçimde gözüküyor. İsminden ve dininden utanmadan yoluna devam edip Grammy ve Oscar gibi müzikte dev ödülleri kazanmayı bilmiş.
İslamofobianın arttığı bu zamanlarda bunun Hindistan’daki yansımasını bazen “Hint sinemasında Müslüman oyunculara ambargo” başlıklı haberlerde görünce A. R. Rahman’ın zaferleri daha da anlamlı geliyor. Özellikle Hindistan’da bu günlerde hortlayan başörtüsü yasağı hem bizlere hem Hintli sinemacılara muhteşem bir özgürlük hikâyesini sinemaya aktarmak içinde fırsat veriyor.

Medeniyetlerin kültürlerin zekası sanattır bundan mahrum olan toplumlar ise istemediği düşüncelere seyirci olur. Bu yüzden karanlığa küfretmektense o karanlık sinema salonlarını bizler aydınlatıp ruhumuzdan feyezan eden ışıkları başka gönüllere iletmeyi becerebilmeliyiz. Bununda ilk yolu sinema dilini bilmek ve o dilin gereklerine göre filmler yapabilmekten geçer. Sanat asla sadece sanat değildir tıpkı sinema gibi. Sinema da sanatta fikirlerin ve arzuların dışa vurumudur. Maalesef çizgi filmlere kadar inen LGBT ve türevlerinin propagandalarına karşı şuurlu olmalıyız. Sadece öğretmenlerin değil anne ve babalarında çocuklarına izlemedikleri kontrol etmedikleri içerikleri izletmemeli, okumadıkları kitapları okutmamalılar çünkü şeytanın nereden yaklaşacağı belli olmamaktadır. Şuurlu öğretmen ve velilerin olmadığı yerde şuursuz bireyler yetişir. Bu da ‘Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.’ (Bakara Suresi 205. Ayet)

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum