En son söylenmesi gereken sözü ilk cümlede ifade ediyorum belki: Fetih nesli için neslin fethine ihtiyaç vardır. Ne toplum eski toplum; ne nesil Çanakkale nesli. Bir tuhaflık bu işlerde, Necip Fazıl’ın dediği gibi;

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?

Yıllar geçti bu dizelerin yazıldığı çağın üstünden. Değiştirmedik… Değiştiremedik… Nefsimize uymanın verdiği lezzetle hayatı sadece yemek, içmek, barınmak, istemek ve istediğini elde etmek için savaşmak olarak algıladık. Kendi gerçekleştiremediğimiz dünyalık beklentilerimizi evlatlarımıza miras bıraktık. Saygınlık istedik ve savaştık; saygın olmak için (!)

Nefes istedik, su istedik; beslendik.
Güven istedik, mülk istedik; didindik.
Sosyalleşmek adına cinselliği özgürleştirdik,
Saygın olmak için kendimize ama sadece kendimize güvendik.
Problem çözüp kariyer ile karakterlendik.
Kendimiz için, kendimizi fark ettirmek için, ego tatmini için ne kadar da çok “gereksinime” ihtiyacımız varmış. İçimizi parçalayan endişeleri gören ittika ile korktu zanneder. Görmezler içimizdeki hırsı, hayata sarılmadaki vahşi arzumuzu.
Cismen insani boyutta iken manen hangi makamdayız kim bilir?
Yemek… Hayvanın da en temel yaşam haklarından birisidir.
Güven… Hangi hayvan tehditte kendini savunmaz?
Saygınlık… Köpek güzellik yarışmalarını düşünsenize bir an…
Problem çözmek… Hangi örümcek ağında avı için kurulmuş bir af var?
Kariyer… Aslan yavrusu kedi olmak için dünyaya gelmediğini bilir.
Hayatın ortak paydalarından belki de en çelişkili ve acı olanıydı temel ihtiyaçlarımızın hayvanlarla olan benzerliği. “İnsan makamına yükselmiş bir hayvan” beyin zarımızı zorladığına göre “hayvan makamında bir insan” neden garip karşılanmıyor sanki?
Rabbi Zülcelal Tin Suresi 4. ayette “Biz insanı en güzel şekilde yarattık.” derken beşinci ayette “Sonra biz onu aşağılıkların en aşağısına çevirdik.” buyurarak, insanın aşağı mevkilere doğru gidebileceğinin haberini tefekkürümüzün hangi erdemine mesaj olarak göndermiştir?
Ezan sesleri kulakları çınlatırken ülkemde neden uyuşturucu yaşı ortaokula, sigara kullanımı ilkokul çağına kadar düştü. “Alkol” dilim varmıyor su yerine mi geçti ne? Gazetelerden okudum, ülkemin bir nezih köşelerinden birinde (ilin adı bende saklı) on üç yaşında bir kızımızın haram doğum yaptığını.
Modernizm, çağdaşlık, batılılaşma ve batı kültürü ile medeni olma çalışmaları ile müthiş bir gelişim yakalamıştık oysa(!)
Üstelik Maslow’un 1943 yıllarında temel ihtiyaçlar hiyerarşisini belleklerimizin en entelektüel bölümüne kazımıştık. Beş temel ihtiyaçtan ibaretti, sadece beş temel boyutta müşkülat yaşıyordu insan. Derinliğimiz taklit ettiğimiz batı kadardı işte yok daha ötesi:

  1. Fizyolojik gereksinimler (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge, boşaltım)
  2. Güvenlik gereksinimi (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)
  3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
  4. Saygınlık gereksinimi (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)
  5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)


Bu beş temel ihtiyaç… Batının ileri çağdaş modern beş temel ihtiyacı ve şimşekler çakarken tefekkürümüzde iman haykırıyor; “Hangi hayvanın da temel ihtiyacı bunlar değil?” diye.
Yine de beşinci maddeyi diğerlerinden ayırmak gerekir. Maslow belli çok uğraşmış. İnsan makamında bir farkındalık yakalamak için ama iman olmayınca ancak “makam ı insan” kapısına beşinci madde ile gelmiş. Oysa bir o kadar da tehlikeli olan bölüm burası. Kendini gerçekleştirirken kibirlenmek, gururlanmak, başkalarının hakkını yemek ve “ben” diyebilmek için hakkı gasp etmek. İşte tam da bu noktadır aşağıların aşağısı makamlarına götüren. Ya da “önce sen” diyebilmek; insan olmanın ilk ve en küçük adımı…

Hadi bakalım biraz cesaret şimdi. Çünkü günümüz genç neslin tarifine sıra geldi:
İstiyorlar, sadece istiyor ve tüketiyorlar. Elde edemediklerine isyan edip gerektiğinde yaşamlarına daha gencecik taze fidan iken korkusuzca, vahşice son verebiliyorlar. “Anne kurtar beni” diye bağırırken gençlik, onları duymayan ebeveynler tv dizilerinden ayrılamıyorlar.

İntihar yaşı sekizinci sınıf yaş gurubuna kadar düştü. Üzerlerinde müthiş beklenti baskısı, sabretmeyi öğrenmeden ergen cinselliğini öğrenmiş olması, okul başarısı kadar sınav TEOG ve benzeri sınav baskıları, yazarken ben, içim sıkıldı… Gençlik… Macera ve duygusal tatmin arayışında bir gençlik… Onlar annelerini, kendilerini süslerken; babalarını, ihtiyaçlarını karşılarken gördüler. Öyle zannettiler hayatı; onları birileri süsleyecek ve birileri de ihtiyaçlarını giderecek ve hiç sorumluluk almayacaklar bu dünyada… Onların tek sorumluluğu “akademik başarı” olarak tanımlandı. Ebeveynler, çocuklarını hayatın gerçek hayatın sevdiği gibi sevmeyi beceremediler. Çünkü gerçek ile yüzleşme cesareti, içinde ahiret muhasebesini de beraberinde getirir. Başarı sırattan geçişi de içine alan bir tanımdır; ama hepsi çok genç ve ölüm düşünülmeyecek kadar uzakta idi onlar için.

Ebeveyn için önemli olan okul başarısı. Bunun için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadık. Yeter ki ders çalışsınlar. Mutfakta bulaşık var; sorun değil anne yıkar. Çocuk bunalıma girdi; ,haydi baba akşam da olsa, yorgun da olsan seyahat vakti şimdi. Yeter ki çocukların neşesi kaçıp okul başarısı düşmesin. Para için faiz sisteminin kan emci sülükleri devreye girdi: Bankalar… Hangimizin cebinde bir bankanın kredi kartı yok ve içimizde kaçımız bu kart denen kan emicilere gecikme faizi vermedik? Haram olduğunu duymamak için her faiz ayetinde kulaklarımıza Filistin çığlıkları tıkadık. Riyalandık.

Ya sahi başarı nedir? Her kesimin en beylik laflarla tarifini yaptığı ama neslin yüreğine bir katre rahmet düşmediği o canım kokoş tanımlar.

Oysa nerede kaldı Rabbimizden emanet aldığımız çocuklarımızı “rıza-i bari” üzere yetiştirip, cennette buluşma başarısına odaklanmak? Nerede kaldı Aleyhissalatuvesselam Efendimizin mübarek hadislerindeki gibi, hakkını vererek yetiştirdiğimiz kız çocukları sonucunda Allah Azze ve Celle’den cenneti umut etmek? Nerede kaldı başarının tanımını dünyalık menfaat sınırlarının dışına taşırarak, ahiretteki hesapta lütfu mağfirete mazhar olmak? Dünya sınırlarını füze ile geçme gücümüz olsa bile, sıratı geçme gücümüz, ancak Allah Celle Şanı Hu’nun rızasını kazandıran niyetimiz kadardır.

Kariyer, akademi, başarı, kazanç, sermaye için yarınlara ertelenen evlenmeler. Çocuk yapmanın yerini saygın olma adına kariyeri putlaştıran niyetler. Evlenme yaşı otuza fırlayınca “üç çocuk” sloganı atanlar. Attan mı düştünüz kafanız bu kadar hızlı çalışmaya başlar? Eğitimde kalite ile oyalanan bir nesil, o nesil ki dünyalık kazanmak için önlerine konan hedeflerle sefil.

Okullar… Bilgi edep, modernizm çağdaşlık yuvası okullar… Öğrenciye birey yaklaşımı göstermek için yarışa girmiş öğretmenler… Birey olan neslin hizmetçisi olmak… Geleceğimiz gençliğimizdir yerine “Varlığım neslin varlığına armağan olsun!” noktasında olduğumuzu itiraf etmenin zamanı gelmedi mi? Diyeceksiniz ki “Elbette gençlik için varlığım armağan olsun.” Öyleyse sorarım size niyetiniz nedir? Hangi niyetle “Varlığınızı neslin varlığına armağan edersiniz?” Başarıları ile övünmek ve onları kariyer sahibi yapmak için mi? Ya da Allah Celle Şanı Hu davasında bir mücahit yapmak için mi? Niyetleriniz ne kadar salih ise o kadar varlığınızın armağanından Allah’ın razı olduğu bereketli bir nesil gelir. Bereketin rahmeti gençliğin olgunluğunda gizlidir. Olgunluk davranışta, nezaket; hizmette, edep ile vücut bulur. Olgunluk, yaşından büyük hizmetlere sebep olur. Olgun ve sorumluluk sahibi nesil…

Nerelerden bu noktaya geldik? Ta Efendimiz Sallallahu Aleyhi Veselleme hicrete maruz kaldığı günlerde “Seni ben korurum ya Resulallah!” diyen Hz. Ali on iki yaşında idi. (Vesiletun Necat)
On beş yaşındaydı iman edip Müslüman olduğunda Zübeyir bin Avvam. Peygamber Efendimiz (Aleyhissalatuvesselam) onun için “Her peygamberin bir yardımcısı vardır, benimde yardımcım Zübeyir bin Avvam’dır.” demişti. (Vesiletun Necat)

21 yaşında idi Sultan Fatih Mehmet İstanbul’u fethettiğinde. Çanakkale’de şehit olan ecdadımın yaşı on beşe kadar düşmüş ve anaları şehit olsun diye ellerine kına yakmıştı. Daha şehit düşmeden oğlu, “şehit anasıyım” diyerek kıvanç duymuştu. “Teslimiyetin lezzeti nedir?” diye sorsalar; “Yavrusunun avucuna kına yakıp cepheye gönderen annenin dik başına, gözündeki ışığa bak.” deriz.

Geçmişi karanlık bir toplum olsaydık bu kadar içimiz yanmazdı günümüzdeki gençliğe. Gençliğimiz üzerine oynanan oyunların tuzağına düştüğümüzü fark ettikçe; beyinlerimiz kaynıyor, zihinlerimize vuruluyor kelepçe.

Gençlik… Toplum gençlikten ne bekler? Soruya hemen cevap vermeden önce “Toplumun yüzde kaçı kendini gençlerin arasında güvende hissediyor?” sorusunu sormakta sanırım bir beis yoktur. Kulakları küpeli erkekler, vücut korunmasına ihtiyaç duymayan kızlar. Bakışları özgüven dolu plastik suratlar. İçlerindeki korkuyu bastırmak için etrafa gönderilen “alaycı-aşağılayıcı” tebessümler… Hayırlarından geçtik, kendilerine zarar vermeseler…

Haydi, anne babalar ve sıra bizde öğretmenler!

El ele verdik kuruttuk imanı. Dini şekle indirip, namaz ile ilahi huzura değil, vicdanı morfinlemeye durduk. Namaz ile ilahi huzurda Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri ile buluşmayı, acele yenen yemek öğününe çevirdik. Çocuklarımızla birlikte haftanın belirli günleri aile sohbetlerinde Allah ve Resulünü anlatmaya vakit bulamadık. Rabbimizden bize emir olduğuna dair körpecik zihinlere küçük bir mesaj vermedik. Kuran hükümlerine uygun yaşama dair ailece namaz başta olmak üzere uygulama yapmadık. Buluğa erince kız çocuğu tesettür emrini baskı ile verdik. Zihin tarumar ve duygularda baskı, zaten şeytan kalplerde kurmuş pusu. Cinselliği kışkırtan medyanın şeytan şefkatli kollarına teslim edince evladımızı merhamete muhtaç olduk hem de kimden geldiğine bakmadan. Tesettür kızlar için sinir krizi oldu. İbadet erkekler için üzerinde yürüdükleri kaldırım taşlarıydı.

İlahi emirler olmasa da olurdu zaten, ders çalışıp iki soru fazla çözmek varken. Namaz için vakit yok, okullarda zaten mescit yok. Ramazanda oruç öğrenciye farz değil; yoksa dinlediği dersi anlamaz. Çocuklar için zaten farz değil; yemezlerse büyüyemezler. Farkında mısınız çocukların ya midesine ya da okul başarısına odakladık hayatımızı. Ezan sesi musiki olurken davetleri sadece “veli toplantısı” olarak algıladık. Genç bir neslin hayrını, şeytana gerek kalmadan nefsimizle kaçırdık.

Oysa Peygamber Efendimiz “ ‘Gençlerinizin en hayırlısı ihtiyarlarınıza benzeyendir. İhtiyarlarınızın en şerlisi gençlerinize benzeyendir.” (Feyzü’-l Kadir, 15:776) Buyururken olgunlaşmış genç ile kırkından sonra azmak deyimine düçar olanları ne güzel de anlatmış.
Toplumun büyük bir bölümü Müslüman olan bir ülkede gençliğimizin yüzde kaçı kutsal kitabımızı okumak ile meşgul? Akademik başarı için çalışmanın yanında ilim öğrenme gayretinde olan kaç gencimiz var. Gençliğinde ilim öğrenen bir Müslümanı yine Resulullah Efendimiz “Gençliğinde ilim öğrenen taştaki damga gibi, yaşlılığında öğrenen ise su üzerine yazı yazan gibidir.” (Keşfü-l Hafâ, 2: 66) Derken iş işten geçmeden gençliğin gençlik nimetinden yararlanılması gerektiğini anlatıyor; ama kim duyuyor?

Medya gafleti ile narkozlanmış toplum, narkozlanmış nesil yetiştirdi. Oysa bakın hadis dersleri hocamız Ömer Arif bir hadis sohbetinde ne diyor? “Gaflete düşen ancak kabirde uyanır.”
Mahşer manzarası önümüze konmuş olsa bir an çocuklarımızın çığlığı kulaklarımızı patlatır. Bağırırlar “Anne, baba; dünyada okulları birincilikle bitirdim, kariyer yaptım, çocuk yaptım, zengin de oldum ve sizler bana hayatı hep dünyadan anlattınız. Bakın ahiret için zerre kadar çalışmadım, çünkü siz beni dünyalık kariyerler için çalıştırdınız. Şimdi cehenneme gidiyorum. Anne baba yaktınız beni. Neden bana ahiret için de çalışmam gerektiğini anlatmadınız?” dediklerinde kalbinde zerre kadar imanı olanın kulaklarından kan, gözlerinden beyin, vicdanlarından volkan fışkırır. Ya da gaflette iseniz hala vereceğiniz cevap; “Vakit bulamadım yavrum özür dilerim.” olur.

Bu nesilden fetih nesli mutlaka yeniden doğacak. Çünkü “Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacak.”

Yurîdûne li yutfiû nûrallâhi bi efvâhihim vallâhu mutimmu nûrihî ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).

“Onlar, ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Allah kâfirler istemese de nurunu tamamlayacaktır.” Saff Suresi ayet 8…

Bu nurun ilk ışıklarını, Anadolu Gençlik Derneği Organizasyonu ile Çanakkale Şehitliğinde binlerce gencin katılımı ile kılınan sabah namazında gördük. Daha büyük katılımlarla Fetih neslinin devamı olarak Rabbim Azze ve Celle görmeyi nasip etsin. (Amin)

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum