Eğitim, her toplumun varlığını devam ettirmek için kullandığı temel sistemdir. Toplum bu sistemi, başlangıçta aile kurumu ile daha sonrasında da okul aracılığıyla gerçekleştirir. Aile, toplumun en küçük ve belki de en değerli sistemidir. Aile, çocukların ilk okuludur. Çocukların büyümesiyle birlikte aile bu rolünü okula devreder. Her çocuk, okula başlayana kadar sadece ailesinin çocuğudur; ancak okula başladıktan sonra artık “toplumun çocuğu” olmaya başlar. Bu yönüyle aile ve okul birbirini bütünleyen sistemlerdir. Ancak ne var ki evrendeki her şey gibi aile ve okul sistemleri de değişime uğrarlar, uğramak zorundadırlar.
Evrenin düzeni, değişim ile kaimdir. Zerreden küreye her şey, her an bir değişim içerisindedir. Her değişim bir oluşum demektir. Dolayısıyla değişime uğrayan her ne olursa olsun “eskisi” değildir. Değişimin temel objesi aslında insandır. Kâinatta aklı/düşünceleriyle hareket eden tek varlık olarak insanoğlu; biyolojik ve sosyolojik olarak çoğu zaman farkında olmasa da her an bir değişim geçirmektedir. İnsan değişince meydana getirdiği tüm sistemler de değişime uğramaktadır. Bu sebepleaile ve eğitim sistemi, değişimin en belirgin halleriyle ortaya çıktığı sosyal kurumlardır. Sanayi devrimiyle ortaya çıkan yeni devlet/toplum sistemleri için ideal insan/işgücü üretimi temel alınarak zorunlu hale getirilmeye çalışılan eğitim/okul; her ülkenin/toplumun diğer ihtiyaçları da baz alınarak o gün bugündürdeğişime uğra(tıl)maktadır.
Değişen eğitim sistemleri, işgücü potansiyelini, değer yargılarını ve tüm toplumlarda aile sistemini de değişime zorlamaktadır. Aslında aile sisteminin mieğitim sistemini değiştirdiği yoksa eğitim sisteminin miaile sistemini değiştirdiği konusu bir muamma olarak karşımızda durmaktadır. Hangisinin hangisini değiştirdiği derin araştırmalara konu olarak devam etse de günümüzde reel hayatta aile kavramı, artık geri dönülemez bir biçimde değişime uğramıştır. Son 50 yılda genel anlamda yapısal olarak değişime uğrayan aile yapımız, artık temel anlayış olarak bile değişmiştir. Aileler artık daha küçük boyutta -anne/baba, bir veya 2 çocuk- şeklinde tezahür etmektedir. Hatta hızla artan boşanmalar nedeniyle “Çocuklu bekar anne ve babaların” sayısı azımsanmayacak kadar artış göstermektedir.
Günümüz koşullarında özellikle ekonomik sebeplerden dolayı anne ve babalar çalışmak durumundalar. Ebeveynlerin çalışmak zorunda olmaları aile için bir nebze ekonomik rahatlık(!) sağlasa da gelecek nesiller için yaşamsal sıkıntılara da sebebiyet verebilmektedir. Her şeyden önce çocuk(lar)la birlikte geçirilmesi gereken nitelikli zamanlar ortadan kalkmış oluyor. Ebeveynler yoğun çalıştığı için “çocuklar” tam gün okullarda veya okul sonrası zamanlarında “okulumsu” kurumlarda kalmak zorundalar. Ayrıca çocuklar özellikle büyük şehirlerde gün içinde uzun süre servis kullanmak zorunda kalıyorlar.
Tüm fiziki sıkıntıların yanı sıra eğitim sistemimiz için en büyük problem; “Genel kitlenin eğitime ve eğitimcilere” bakış açısının gittikçe olumsuzluğa/değersizliğe doğru evrilen değişmesidir. Bugün artık öğrettiği bir harf için “Kırk yıl kölesi” olunan öğretmenlik kalmadı. “Atının ayağından sıçrayan çamurun, bir ziynet” olarak sultanlar nezdinde kabul gördüğü öğretmenlik bitti. “Hocamın yaptığı hizmet, bin ordudan daha hayırlıdır.” diyen Sultan Melikşah’ın nazarındaki öğretmenlik de yok. Artık “Eti de kemiği de” teslim edilen hiç kimse yok!
Bugün artık “Biz yaşamadık, çocuklarımız yaşasın” ilkesiyle(!) hareket edilen bir çağdayız. En kısık öğretmen sesinden bile “psikolojisi” bozulan; oynadıkları oyunların nerdeyse tamamında “Adam öldürdükçe, ağaç kestikçe, hayvan telef ettikçe” level atlayan, derste “Tiktok” videosu çeken, sosyal medyası için canlı yayın yaparak eğlenen bir nesille karşı karşıyayız.
Bugünlerde güne dair tüm anların, yaşanmak için değil de sosyal medya ortamında teşhir edilmek için yaşandığına dair hayali bir hayatı var gençlerin. Sosyal medyaya konu edil(e)meyecek, orda teşhir edil(e)meyecek hiçbir değer yok gibi yaşıyor gençler. Cenazeden düğüne, yemekten duşa kadar her şey sosyal medyada teşhir edilebiliyor. Fenomen adı verilen “Çok izlenenlerin” önemli bir kısmı sadece daha çok takipçi bulmak, daha çok izlenmek için her türlü kurguyu değerlendirebilmektedir. Üstelik takip sayısıyla mütenasip olarak aldıkları reklam karşılığında elde ettikleri paralarla yaşadıkları lümpen hayat, gençler için sosyal medyayı daha cazibeli hale getirmektedir.
Tarihin her devrinde büyükler, sonraki nesillerin çok iyi olmadıkları hususunda hep serzenişte bulunmuşlardır. Ancak tarihin hiçbir döneminde dünya, bu denli etkileşim ve iletişim içerisinde olmamıştır. Mevcut imkanlar, insan yaşamına dair kolaylıklar sunuyor gibi gözükse de derin ifsat odakları tarafından gençlerin istikametten çıkarılması için son derece etkili birer silah olarak kullanılmaktadır. Yapılan araştırmalar internet tabanlı gelişmeler/etkileşmelersebebiyle tüm toplumlarda yeni neslin eskisiyle bağlarının neredeyse onarılamaz bir biçimde kopma yolunda olduğunu ortaya koymaktadır.
Toplumsal olarak yaşanılan ekonomik, sosyal, siyasal değişimlerin tezahürü olarak eğitime dair tüm parametreler de değişti, değişiyor. Artık hemen tüm kesimlerde eğitim “Para” kazanmak ve ekonomik statü için kullanılan bir argüman olarak görülmeye başlandı. İlkokuldan başlayarak tüm eğitim kademelerinde “Sınav” odaklı bir fiiliyatın olmasının temelinde; “Nitelikli Okul”a vasıl olma arzusu yatmaktadır. Nitelikli okuldan temel kasıt da herkesçe bilindiği üzere iyi bir lise kazanmak, iyi bir liseden de iyi bir üniversiteye geçmek vardır. İyi üniversiteler de daha çok para getirecek belli başlı mesleklere geçişin basamağı olarak görülmektedir.
Dolayısıyla eğitimin niteliği, çocuğun/öğrencinin kazanacağı okulun gelecekte ona sunabileceği muhtemel maddi değerle ölçülmektedir. Böyle bir kompozisyonda öğretmenler gerçekte hakkettikleri değeri göremezler. Çünkü geniş kesimler öğretmenleri, artık bir kültür/değer aktarımcısı, gelecek rehberi, uzman olarak görmüyor. Aynı kesimler okulları da eğitim alınan yuvalar olmaktan çok, diplomalar/belgeler için belli bir süre durulması zorunlu olunan mekanlar olarak görmektedir. Bu kesimler öğretmenleri; kendileri ekonomik ve şahsi işlerini görürken, çocuklarının başında duran “görevliler” olarakgörmekteler.
Bu görevlerini yaparken kızmayacaklar, seslerini yükseltmeyecekler, psikolojilerini bozmayacaklar(!) Yani öğretmenlere biçilen yeni rol; “taşeron ebeveynlik”… Oysa bizim silkinip kendimize, özümüze, değerlerimize dönmemiz lazım. Bu atalet ve vizyonsuzluk bizi, gelişmiş ülkeler kategorisinden çok uzaklara götürecektir. Yeni yüzyılın bizim yüzyılımız olması için planlı ve programlı bir eğitim felsefesi oluşturmamız lazım.