İbni Haldun’dan başlamak üzere tüm sosyologlar toplumsal dönüşüm ve değişimi ilmi, fikri, siyasi, askeri, iktisadi, dini, kültürel ve idari boyutlarda ele alıp millet veya kavimlerin sürekli bir dönüşüm ve değişiminden söz ederken bunları belli başlı sebeplere dayandırırlar. Bu sebeplerin başında devlet yöneticilerinin halkı idare ve kontrolde bir takım zaafiyetler içinde bulunmaları ile devirlerindeki güçlü devletlerin ve üstün medeniyetlerin çekim alanına girmeleridir. Batı Anadolu topraklarından üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı Devleti tevarüs edindiği İslam Medeniyetini son devirlerinde Batı medeniyetiyle mezcederek Doğu İslam medeniyetlerinden daha farklı bir medeniyet ortaya koymuştur. Anadolu’dan ziyade Rumeli topraklarında ve Doğu Avrupa’da temerküz etmiş olan bu medeniyet son asırlarda yönünü Doğudan ziyade Batıya çevirerek klasik İslam medeniyeti sınırları dışına çıkmıştır.

Tarihçiler Osmanlı toplumundaki dönüşüm ve değişimi genellikle Lale devri ile birlikte başlatırlar. Lale devri 1718-1730 yılları arasında Sultan III. Ahmet ve Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın hüküm sürdüğü kısa bir dönemdir. Devlet erkanını rehavete sürükleyen Pasarofça anlaşması ile başlayan bu dönem Patrona Halil İsyanı ile sona ermiştir. Dönemin ünlü Şairi Nedim’in:  Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda / Gidelim serv-i revânım yürü Sa’dâbâd’a diye başlayan şiiri dönemin eğlence ve sefahat hayatının sembollerinden biri olmuştur. Bu dönem Avrupa tarzında bir hayat tarzının; eğlence, israf, konfor, zevk ve sefanın ön planda olduğu, bir lale soğanın bin altına satın alındığı, Osmanlı toplumu için alışılmışın dışında bir dönemdir ve halkın bu duruma isyanı ile sonuçlanmıştır. 

Duraklama döneminin ardından gerileme dönemine giren Osmanlı Devletinde mevcut çıkmazlardan kurtulmak için Batı tarzı reform hareketlerine girişen dönemin padişahlarından III.Selim (1789-1807) ve II.Mahmut’un (1808-1839) özellikle ordu ve devlet yönetimi üzerinde yapılan reform ve yenilikler askeriye sınıfının ve halkın tepkisi ile sonuçlanmıştır. 

Osmanlı tarihindeki önemli toplumsal dönüşüm noktalarından birinin Tanzimat Fermanı olduğu konusunda tarihçiler hemfikirlerdir. Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde Batılılaşmanın en etkili adımlarından biridir. 3 Kasım 1839'da Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa tarafından Gülhane Parkı'nda okunması nedeniyle  Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu  olarak anılır. Bu fermanın kabul edilmesinin asıl nedeni Mısır’da hüküm süren Kavalalı Mehmet Ali Paşa karşısında Osmanlı ordusunun 24 Haziran 1839 tarihindeki Nizip muharebesinde aldığı önemli mağlubiyettir. Bu mağlubiyetle payitahta kadar uzanan Mısır Hidivliğinin işgali karşısında Batılı devletlerden yardım talebinde bulunan Osmanlı Devletine Tanzimat Fermanı maddeleri dayatılmış ve bu düzenlemeler el mahkûm olarak kabul edilmiştir. Bu fermanla devlet halkına kendisini yenileyeceği taahhüdünde bulunmuş, tebaa kabul edilen halk bu fermanla vatandaş sayılmış, böylece birinci sınıf vatandaş olan Müslümanlarla ikinci sınıf gayrı Müslim tebaa devlet ve kanun karşısında eşit sayılmıştır. Bu fermanı dinleyen Müslüman ahali, sonuç olarak: “demek ki bundan sonra gâvura gâvur demek yasak”  şeklinde meseleyi özetlemiştir. 

Tanzimat fermanı Osmanlı toplumunda gayrı Müslim tebaa tarafından memnuniyetle karşılanırken Müslüman ahali bu durumdan pekte hoşnut olmamıştır. Devlet yönetimindeki Batı tarzı uygulamalar Osmanlı Devletini kuruluşundaki temel ilkelerden uzaklaştırmıştır. Batılı devletler Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini gerçekleştirme yönünde koparttıkları bu tavizlerle yetinmemişler 1853-56 yılları arasında Rusya ile yapılan Kırım savaşında Osmanlılara yaptıkları yardım karşılığında Islahat Fermanının ilanını da dayatmış ve kabul ettirmişlerdir. Tanzimat'ın ilanından sonraki uygulamalarla ilgili olarak özellikle gayrimüslimlere yeni haklar tanıyan 18 Şubat 1856 tarihli Hatt-ı hümâyunun ilan edilmesiyle birlikte azınlıklar daha müreffeh bir hayata kavuşurken her alanda Müslümanlar gerlemişlerdir. Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ardından 1860 yılında ilan edilen Sultan Abdülaziz fermanlarıyla da verilen tavizler genişletilmiştir. Bu fermanlarla, devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı Batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmış fakat bu fermanlarla toplumdaki kuruluş ve anlayış ikileme düşmüş, din merkezli dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşlarla birlikte Batı asıllı kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar çıkmış, çöküşü önleyeceği düşünülen ıslahat fermanları, beklenen etkiyi gösterememiştir. Ayrıca azınlıklara verilen tavizler onları devlete bağlamak bir yana milliyetçilik fikirlerinin güçlenmesine neden olmuş ve isyanlar çoğalmıştır.Tanzimat ve Islahat dönemlerinin en önemli özelliklerinden biri de İstanbul’da yapılan saray, köşk ve kasırlardır. Avrupa’dan alınan borçlarla inşa edilen Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi ve Yıldız sarayları ile köşk ve kasırlar iktisadi çöküşü hızlandırmıştır. 

Sultan Abdülaziz’in 1876 yılında bir suikast ile tahttan indirilmesi ve yerine getirilen V.Murad’ın da üç aylık bir saltanat süresinin ardından akıl sağlığının bozulması nedeniyle tahttan alınıp yerine Sultan II.Abdulhamid’in Meşrutiyeti ilan etme şartıyla tahta oturması ile yeni bir dönem başlamış oldu. 1876 yılında ilan edilen Meşrutiyetin ardından İstanbul’da açılan Meclis-i Mebusan’da Hıristiyan azınlıklar önemli bir bölümü oluşturuyordu. Bu meclisin Rusya’ya savaş ilan etme kararı üzerine başlatılan ve tarihe 93 Harbi  (1877-1878) olarak geçen Osmanlı-Rus savaşı Osmanlı Devletinin büyük bir hezimetiyle sonuçlandı. Osmanlı Devletinin tarihteki en büyük toprak kaybının yaşandığı  bu savaş II.Abdulhamid tarafından gerekçe gösterilerek meclis süresiz kapatılıp Meşrutiyet askıya alındı. Ancak 1909 yılına kadar tahtta kalan II.Abdulhamid kendinden önceki sultanlar, II.Mahmut, Abdulmecid ve Abdulaziz’in  devlet yönetimindeki Batı tarzı reformlarına devam etti. Batıdaki birçok kurumun taklit edilerek İstanbul ve önemli şehirlerde açılması yanında eğitimde de çok büyük reformlar yapılmış ve askeriye, tıbbiye, mühendislik ve mülkiye sınıflarında Avrupa tarzı okullara ağırlık verilmiştir. Ne acıdır ki, Avrupalı devletlerle rekabet edebilmek, bilim, fen ve askeri alanlarda farkı kapatmak için açılan okulların öğrencileri kendilerine bu imkânları sunan, ülkesini kalkındırmak İçin çırpınan padişahlarına birer düşman olarak bu okullarından mezun olmuşlardır. “Jön Türkler” namıyla anılan Batı hayranı bu tipler yönetime sırt çevirmiş ve halka tepeden bakmışlardır.

Sultan II.Abdulhamid döneminde İngiltere, Fransa ve Almanya’ya verilen tavizlerle gayrı Müslim tebaa ve ecnebi tüccarlar ekonomik sahada iyice palazlanırken Müslüman halk iktisaden onların gerisinde kalmıştır. Bu dönemde tiyatro, opera ve bale gibi Batılı kültür faaliyetlerine önem verilmiş, ayrıca meyhane ve umumhane sayıları da artmıştır. Osmanlı toplumunda Batıcı-dindar ya da ilerici-gerici olmak üzere sınıf ayrımı bu dönemde iyice belirgin hale gelmiştir. Batılılaşma sevdası edebiyata ve sanata da iyice sirayet etmiş bu alanda da şair, edip ve güzel sanatlar erbabı arasında derin ayrılıklar oluşmuştur. 

Sultan II.Abdulhamid’in 1909 yılında tahttan indirilmesiyle devlet yönetiminde iyice ipleri ele alan İttihad ve Terakki kadrosu Batılılaşma faaliyetlerine hız vererek Almanya ile gelişen ilişkiler sonucunda ordunun eğitim ve komutası Almanlara teslim etmiştir. Önceleri gizli bir cemiyet olarak Batının himaye ve desteğinde masonik bir örgütlenme ile çalışan İttihatçılar dini değerlerden daha çok milliyetçilik ve vatanseverlik fikirleriyle Fransız ihtilalının: “Hürriyet, Adalet, Eşitlik” kavramlarına sarılmış ve toplumda zihinsel bir dönüşümün yolunu açmışlardır.

Trablusgarp ve Balkan savaşlarında çok ağır yenilgiler alan Osmanlı Devletini bir de Birinci Dünya savaşına sokan İttihatçılar halkın desteğini kazanmak için dini hamasete sarılmış ve batıcı reformları bir süreliğine ertelemişlerdir. Birinci Dünya savaşından yenik çıkan Osmanlı Devleti itilaf devletlerinin işgaline uğramış ve bu gerekçeyle İstiklal harbi başlatılmıştır. 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da toplanan meclis hilafeti ve saltanatı kurtarmak için yola çıkmış ancak savaşın kazanılmasıyla işler değişmiştir. Halkın karşısına “kurtarıcı” sıfatıyla çıkan askeri kadro önce saltanatı daha sonra da hilafeti kaldırmıştır. 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyet rejimi yüzünü tamamen Batıya çevirerek batılı bir toplum inşa etmek için çeşitli inkılâplar gerçekleştirmiştir. Eğitim, hukuk, yönetim, iktisat, kılık kıyafet, alfabe, tarih, kültür, takvim ve saat başta olmak sil baştan yeni bir düzen ve toplumun inşaası için geçmişe dair her ne varsa reddi miras yapılmış ve laikliğin kabulü ile birlikte seküler bir toplum oluşturma yoluna girilmiştir. 

Cumhuriyet döneminde toplumsal değişim ve dönüşüm tarihin hiç bir döneminde görülmemiş bir hızla devam etmiş ve Onuncu yıl marşında: “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” diyerek toplumun kesin bir şekilde değiştirildiğine vurgu yapılmıştır. Tek Parti iktidarında CHP’nin 1950 yılına kadar yönettiği ülkede Müslüman olmak nerdeyse suç sayılmış, ikinci dünya savaşı sonucu değişen dünya konjonktüründe Demokrat Parti iktidara taşınmış ancak onun da 27 Mayıs 1960 ihtilalı ile önü kesilmiştir. Harp okullarında çok keskin bir Kemalist ve devrimci olarak yetişen subaylar her on yılda bir darbe yaparak rejimin balans ayarlarını düzeltmişlerdir. 

Osmanlı devletinin devamı olan Türkiye Cumhuriyetinde Batılılaşma serüveni her gelen iktidar döneminde devam etmiştir. Demokrat Parti çizgisini devam ettiren liberal görüşteki partiler; Adalet Partisi,  Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi ve Ak Parti Avrupa Birliği (AB)’ne girmek için AB’nin dayattığı milli köklerimize zıt uygulamaları yasalaştırmış ve bunların toplumda yol açtığı hasar ve olumsuzluklar alabildiğine artmıştır. Bütün bu olumsuzlukları eleştirerek siyasette “Milli Görüş” Hareketini başlatan ve aslımıza dönmeyi savunan Prof.Dr. Necmettin Erbakan ve dava arkadaşları çeşitli yaptırımlarla siyaset dışına itilmeye çalışılmıştır. Ne mutlu onların yolundan gidenlere!

Milli Şuur, ÖĞ-DER

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum