Rahmetli Es‘ad Coşan Hoca’yı ilk ziyaretim 1981 senesiydi, -kafamdaki müphem duygularla- İskenderpaşa Camiisi’ne gittim. İlk görüş ve ilk sohbette kendisine gönlüm ısınıverdi.
Bizim üniversitede de can kulağıyla dinlediğimiz hocalarımız vardı elbette. Alirıza Işın, Ahmet Önkal, Yusuf Işıcık, Kamil Yaylalı gibi. Ne var ki Es‘ad Hoca sohbetlerine ne katıyorsa ayrı bir tadı vardı.
O günden sonra hep irtibatta kaldım kendisiyle. Direkt veya dolaylı da olsa iletişimi hiç kesmedim. Bazen sesini duymak için sudan bahanelerle aradığım da olurdu.
Vefat tarihi olan 2001 yılına kadar kimi zaman camilerde, kimi zaman aile kamplarında -tavsiye ettiği ajandamla- notlar alarak dinleme imkânım oldu. İslam, Kadın Aile, Panzehir, İlim Sanat dergilerindeki başyazılarını iple çekerdim. Daha sonra Ak Radyo’daki sohbetleri, başyazılarının yerini aldı. Sevenleriyle irtibatını hiç kopartmadı. Vefat edeli yirmi seneden fazla oldu ama hâlâ sohbetleri radyodan ve internet üzerinden gönülleri şenlendirmeye devam ediyor.
Bugünkü yazımızda Es‘ad Coşan Hoca’nın etkili, samimi, kişiye yön veren, davranış değişikliği kazandıran eğitim anlayışını gözlemleyebildiğim kadarıyla aktarmaya çalışacağım.
Sohbetlerinin temel kaynağı Kur‘an ve sünnetti.
Kur‘an ve sünnette kaynağı olmayan şeyleri savunmaz ve anlatmazdı. Hadis okuma geleneğine Tefsir okumayı da ilave etmişti ama Bakara suresinden sonrasına ömrü kifayet etmedi.
İslam’ı eksiksiz savunur ve anlatırdı.
Tasavvuf çok önemliydi onun için, bir o kadar da ilim ve cihad da. 1983 yılında çıkartmaya başladığı İslam dergisindeki ilk başyazısı cihadla alakalıydı.1
Yaygın eğitimle örgün eğitimi mecz ederdi.
Eğitimi böyle örgün ve yaygın diye ayırt etmez, yaygın eğitim gibi örgün eğitim, örgün eğitim gibi de yaygın eğitim yapardı. Üniversitede dersine katılanlar: “Amfide olsun, sınıflarda olsun biz Es‘ad Hoca’yı camide dinliyor gibi dinlerdik” diyorlar. Çoğu kimsenin derslere girmemek için bahane aradığı, sonuna kadar devamsızlık hakkı hesapladığı günlerde Es‘ad Hoca’nın Türk Dili dersi diğer sınıflardan gelenlerle iki katına çıkarmış. Üstelik yoklama da yapmazmış.
Camilerdeki sohbetlerini de sanki sınavlara hazırlık yapan öğrenci misali üniversitede ders dinler gibi elimizde kâğıt ve kalemle dinlerdik.
Eğitimi sınıflara ve sıralara mahkûm etmezdi.
Her yer mektepti onun için. Yıldızlı otellerde aile eğitim kampları yapmaya başladığında çoğu kimse anlayamadı onu. Hakeza yurt dışında dahi tatil köylerini kapatarak aile eğitim kampları yaptı. Bazen gezilerde bazen piknik alanlarında kimi zaman top oynarken kimi zaman denizde yüzerken sohbet eder, vereceği kazanımı latifelerle de pekiştirirdi.
İçimizden biriydi.
Talebeleriyle, sevenleriyle birlikte yaşardı. Kendini toplumdan soyutlamazdı. Kendine farklı muamele yapılmasını sevmezdi.
Tatlı dilli, yumuşak sözlü ve ikna edici bir dile sahipti.
Yazı ve konuşmalarında sıcak bir iletişim kurar, okuyanı ve dinleyeni yormazdı. “Ben hocayım, profesörüm” takıntısı yoktu. Herkesin anlayabileceği bir dille konuşurdu. Yazıları ve sohbetleri her yaştaki ve her eğitim seviyesindeki insanların rahatlıkla anlayabileceği açıklıkta olurdu. Yazı diliyle konuşmazdı, konuşmaları kulağa batmaz yağ gibi kayardı. Günlük hayattan, yaşanan olaylardan misaller vererek dinlemeyi keyifli hale getirirdi. Arada bir tebessüm ettiren latifeler yapardı, dinleyeni sıkmazdı.
Türkçe kelimelerin kullanılması konusunda çok titizdi. Mecbur değilse yabancı kelime kullanmazdı, kullananları da uyarırdı.
Tasavvufu, bir sır gibi görmez “kulluk sanatı” olarak ifade ederdi.
“Tasavvuf, ahlak ilmidir, nefsi terbiye ilmidir, Allah’u Teâlâ’yı dosdoğru bilip O’na rızasına uygun, halisane kulluk etme ilmidir,”2 diye tanımlardı tasavvufu. Tasavvuf adı altında yapılan İslam’la bağdaşmayan taşkınlıkları asla hoş karşılamazdı. Keramet tellallığı da yapmaz, tasavvufu insanları ayrıştıran değil bilakis birleştiren bir maya olarak görürdü.
Yazılarında ve konuşmalarında genelde yumuşak bir üslup kullanırdı ama söylemesi gerekeni de söylemekten geri durmazdı.
“Hoşgörü” kelimesinin istismar edildiği günlerde “Bu hoşgörü sözünden iğreniyorum, ben dinime küfredeni nasıl hoş görürüm.” dediğini ve 28 Şubat günlerinde Müslümanların ibadetlerinin suç sayıldığı, kimlik bunalımı yaşayanların zalimlere methiyeler dizdiği günlerde; “Biz bu mübarek toprakların hakiki sahibiyiz, malikiyiz, bekçisiyiz. Gerekirse kan dökeriz can veririz”3 diye yazdığını biliyoruz.
Gizli ajandası yoktu, harbiydi, aleniydi, aşikârdı, netti.
Ona herkes ulaşabilir, soru sorabilir, sohbet edebilir, istifade edebilirdi. Ümmetin birlik ve beraberliği için gayret ederdi. Grupçuluğa ve her türlü taassuba karşıydı. Kendisi bir camiaya önderlik ederdi görünüşte ama aslında o herkese açık ve müracaat edilen bir kapıydı. Bu yönüyle tevhid inancını önceleyen çağdaş bir alperendi. “21. Asır tevhid asrı olacak” derdi.
Batıl inançlarla ve bidatlarla savaşırdı.
“Şeriat başka tarikat başka” diyenlere karşı çıkar, “Şeriata uygun olmayan şey tarikata da uymaz” derdi.
Eğitimi hayatın her alanına teşmil ederdi, kuşatıcıydı. Çevre dernekleri kurarak çevrenin temizliğine ve güzelliğine de dikkat çekti.
Bu konuya; “…biz çevreyi, tabiatı, yaratıkları seviyoruz; onlarla sulh ve sükûn, huzur ve anlayış içinde yaşamak istiyoruz; onlara yardımcı olmak, onları korumak arzusundayız.”4 şeklideki yazı ve konuşmalarıyla dikkat çekerdi.
Aileyi çok önemserdi, anneye, babaya ve çocuklara göre ayrı eğitimlerin verildiği aile eğitim kampları düzenlerdi.
Kadınların da sosyal sorumluluk projelerine dâhil olmasını isterdi. Onlara dernek kurmalarını tavsiye ederdi. Kendisi de faaliyetlerine kadınları da dâhil eder, eğitim süreçlerinden onları mahrum bırakmazdı.
Seyahatleri ve ziyaretleri önemserdi.
Türkiye’nin illerini hatta birçok ilçesini birden fazla ziyaret etmiştir. Avrupa ve Amerika kıtası bilhassa Avusturalya sıkça ziyaret ettiği ülkelerdendi. Orada da yine bir cami açılışı yapmak için sefere çıktığında şaibeli trafik kazasında vefat etti.
Döneminin en etkili iletişim yöntemi olan medyayı çok aktif kullanırdı.
12 Eylül İhtilali’nin henüz dumanları tüterken neredeyse “İslam” demenin suç sayıldığı günlerde İslam Dergisi’ni çıkarttı. Bu dergi, kısa zamanda Türkiye’de inançlı kesimin hemen hepsinin okuduğu bir dergi hâline geldi. Arkasından Kadın Aile, İlim Sanat, Panzehir ve Gülçocuk dergilerini çıkarttı. Seçkin ve daha çok tasavvufî kitapların basıldığı Seha Neşriyat’ı kurdu. Günlük olarak Sağduyu gazetesini çıkarttı. AKRA ve Ak TV’ yi kurdu. İnternet yayınını ilk kullananlardan oldu, “iskenderpasa.com” isimli web sitesini kurdu. Bir başyazısında; “Basına, radyo ve televizyona, videoya, kültür hayatına hâkim olmalı…”⁵ diyordu.
Şayet bugün hayatta olsa kanaatimce; “metaverse de kayıtsız kalmamalıyız, orada müesseseler kurmalıyız” derdi.
“Siyasetle işimiz olmaz” demez, alenen siyasetle ilgilenirdi."
Müslümanlar bu siyasi ve içtimai konularda da -ibadet ve taatlerde olduğu kadar- dinin ahkâmına uymakla, emirlerini tutmakla yükümlü ve sorumludurlar; bu sahalardaki ödev ve görevlerini yapmak zorundadırlar. Asla ilgisiz, bilgisiz, etkisiz, renksiz, lakayt, bigâne ve pasif kalamazlar; kalırlarsa, mesul olurlar, günaha girerler, büyük ve devamlı veballer altında kalırlar, dünyada hor ve zelil, mustazaf ve esir düşer, ahirette azap görür, perişan olurlar,”6 der ve siyasi çalışmaları dini bir vecibe olarak görürdü.
Müslümanların birliği için gayret ederdi. Sohbet ve yazılarında bu konuya sıkça vurgu yapardı; “Nasıl oluyor da Müslümanlar bu kadar mağdur, bu kadar perişan, bu kadar yoksul, bu kadar mahkûr? Olur şey değil doğrusu! Bu duruma akıl erdirmek ne kadar güç ya Rabbi! Bütün bu dertlerin tek ve kesin bir çaresi vardır: İttifak.”⁷
Yine ilk defa özel dershane, özel okul ve özel hastaneler kurulmasına, özel üniversiteler kurulmasına öncülük etti. Çağın eğitim araçlarından istifade edilmesini isterdi.
Bu konudaki; “Her türlü modern imkân ve aleti kullanarak, bilhassa basın ve yayına, her türlü eğitim ve öğretim vasıtasına büyük önem vererek İslam’ı, imanı, Kur’an’ı, irfanı, hakkı, doğruyu, iyiyi, güzeli, ahlâkı, âdabı, zevki, şevki, sanatı, hikmeti yaymaya, öğretmeye, tebliğe, irşada olanca dikkat, ihtimam, itina ile ve muazzam güç ve kuvvetle gayret göstermeliyiz.”8 diyerek okuyucularını bu alana teşvik ederdi.
Yazmayı önemserdi ve tavsiye ederdi.
“Bir ajandanız olsun, her gün bir âyet bir hadis yazın, bir güzel söz yazın, ezberleyin, sevdiklerinize de okuyun” dediği 1985’te Ceyhan’daki konuşması nasıl aklıma yer etmiş ki o günden bu yana yazarım ve dostlarımla yazdıklarımı paylaşırım, bu minvalde dolan onlarca ajandam oldu.
Modernite ile geleneği mecz ederdi.
Hz. Ali’nin, “Çocuklarınızı yaşadıkları çağa uygun yetiştirin” sözünü ve Peygamberimiz (sav)’in: “İlim öğrettiklerinize saygı gösterin” hadisi şerifini sıkça tekrarlardı.
Alimlere itaati çok önemserdi ama ölçüye de dikkat çekerdi.
“Bir derviş, bağlı olduğu zât yanılır ve yanlış bir hedef gösterirse ne yapacak? Vicdanının sesine uyacak; aklının, meşveretinin gereğini yapacak; yapmazsa ferdî sorumluluktan kurtulamaz.”9 derdi, rahmet olsun.
Coşan, M. Es‘ad. (2017) Başmakaleler 1
İslam Dergisi Başmakaleleri-, s. 17,
Server Yayınları, İstanbul.
Age, s. 24, 3. Age, s. 453, 4. Age, s.423
Age, s. 167, 6. Age, s. 217, 7. Age, s. 65
8 Age, s. 269, 9. Age, s. 178