Sivil Toplum halkı devlete karşı koruma, halk yararına olmayan icraatları giderme aygıtıdır.
Sivil toplum kuruluşları, halkı askeri rejim vesayetinden ve bürokratik oligarşi tasallutundan kurtarmanın, toplumu devlete karşı korumanın, devleti topluma karşı sorumlu bir yönetim aygıtına dönüştürmenin en önemli aracıdır.
Sivil toplum bir milletin ayakta kalmasını sağlayan manevi dinamiklerdendir. Bir ülkede kâmil anlamda katılımcı ve çoğulcu demokrasiden söz edilebilmesi için siyasi partilerin var olması ve yönetimlerin seçimle iş başına gelmesi yeterli değildir. Bununla birlikte yargı bağımsızlığı, yargıç dokunulmazlığı, basın hürriyeti, düşünce ve ifade özgürlüğünün yanında; özgür, özerk, bağımsız sivil toplum kuruluşlarının varlığı da çoğulcu demokrasinin vazgeçilmezlerindendir.
Müslümanlar arasında cahiliye döneminde Peygamberimizin de içinde yer aldığı zulmü önlemeyi, zalimlerden hakları alınıncaya kadar mazlumların yanında yer almayı amaçlayan Erdemliler Hareketine (Hilf-ul Fudul) dayandırılan sivil toplum olgusu; Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde hizmette mükemmelliği, dürüstlüğü önceleyen, yalana ve sahtekarlığa kapılarını kapalı tutan, Ahilik Teşkilatı ile Osmanlı idari sistemi içerisinde hiyerarşik bir yapıda örgütlenen, üretilen malların miktar ve kalitesini belirleyen, haksız rekabeti önleyen, esnaf ile yönetim arasında köprü vazifesi gören, ihtiyaç sahiplerine gerektiğinde faizsiz kredi desteği sağlayan; Ahilik Teşkilatının devamı mahiyetindeki Lonca Teşkilatı, vakıflarla birlikte sivil toplum kuruluşu olarak sürdürülmüştür.
Doğruluğu, dürüstlüğü esas alan, toplumun menfaatini bireysel menfaatin önünde gören böylesine Hak temelli kuruluşlar sayesinde Osmanlı 6 asır ayakta kalabilmiştir. Aşırı tüketime ve acımasız rekabete ve faizci sisteme dayalı, kapitalizmin etkisinde kalan toplumlarda emeği ve helal kazancı önceleyen; Ahilik ve Lonca gibi “Hak” temelli kuruluşlara bugün eskisinde daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.
Doğruluğu, dürüstlüğü esas alan, toplumun menfaatini bireysel menfaatin önünde gören böylesine Hak temelli kuruluşlar sayesinde Osmanlı 6 asır ayakta kalabilmiştir. Aşırı tüketime ve acımasız rekabete ve faizci sisteme dayalı, kapitalizmin etkisinde kalan toplumlarda emeği ve helal kazancı önceleyen; Ahilik ve Lonca gibi “Hak” temelli kuruluşlara bugün eskisinde daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.
Ülkemizde ve küreselleşen dünyada kağıt üzerinde devlet ve hükümet dışında kalan ve bunlardan bağımsız olarak çalışan; hukukî amaçları doğrultusunda lobi çalışmaları ve ikna eylemleri yürüten, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük esasına göre belirleyen, kâr amacı gütmeyen, gelirlerini bağışlar ya da üyelik ödemeleri ile sağlayan oda, ocak, vakıf, dernek, düşünce kuruluşları, siyasi partiler, gençlik dernekleri, spor kulüpleri, birlikler, ocaklar sendikalar ile üyelikleri zorunlu olmayan mesleki, ticari ve sanayi kuruluşları gibi özgür özerk kurum ve kuruluşlar olarak ifade edilen sivil toplum kuruluşları organizasyon yapıları, yönetim anlayışları, üyeliklerinin gönüllük esasına göre belirlenmesi, faaliyetlerinin gönüllülük esasına göre yürütülmesi, kâr amacı güdülmemesi; gelirlerinin gönüllü bağış veya üyelik aidatları yolu ile sağlanması, toplum yararının gözetilmesi yasal, esnek, şeffaf, özgür olması; özerk gibi temel esaslar üzerine kurulan birbirinden farklı sivil toplum kuruluşlar olarak görünseler de özellikle “Güdümlü Hak Anlayışı” açısından birbirleri ile benzerlik arz etmektedir. “Güdümlü Hak Anlayışı” sivil toplumu amacından saptıran ve sivil toplum hüviyetinden çıkaran en önemli etkendir.
"Güdümlü Hak Anlayışı"
Hak kelimesi değişmeyen, değiştirilemeyen iki kere ikinin dört ettiği gibi her türlü şart altında, her zaman ve her yerde doğru olan şey demektir. “Güdümlü Hak Anlayışı” ise: Hakk’ın şahıslara, şartlara ve zamana göre değişken kalıplara sokulması, yerine, zamanına ve şartlara göre Hakk’ın yerine batılın, helalın yerine haramın, adaletin yerine zulmün meşru görülmesi, haklının değil, güçlünün haklı sayılmasıdır. Yani gücü ele geçirince kaba kuvvetin, çoğunluk elde edilince çoğunluğun çıkar imkânı doğunca çıkarcılığın, imtiyaz hakkı doğunca imtiyazcılığın Hak yerine ikame edilmesidir. “Güdümlü Hak Anlayışı” kendisine hak sayılanın başkasına haram sayılması, Hakk’ın hatırının yerine, yandaşların hatırının tercih edilmesidir. Böyle bir davranışı ve böyle bir anlayışı sivilntoplum anlayışı ile bağdaştırmak değildir.
Oysaki sivil toplum kuruluşlarının olaylara bakışı; yandaşlık ve karşıtlık üzerine değil doğruluk ve yanlışlık üzerine oturtulmalıdır. İnsanları konum ve mevkilerine göre değil fiillerine göre değerlendirmek gerekir. Haksızlık ve zulüm; bunu yapanlarda da haksız ve zalim sayılmıştır. Hz. Adem’den günümüze, insanlık tarihi Hakk’ı üstün tutan Hak anlayışı ile batıla dayanan; kaba kuvveti, çoğunluğu, çıkarı, imtiyazı hak sebebi sayan anlayışın mücadelesine sahne olmuştur. Batıla dayalı düzeni fırsat sayıp “Güdümlü Hak Anlayış”ından yararlanmaya kalkışmak, mevcut köle düzenini ve müstemlekeci sömürge sistemine payanda olmaktan öte gitmemektedir. Hakkı üstün tutmak herkese hakkını vermek, herkese inancına göre yaşama hakkı tanımak, herkese alın terinin karşılığını vermek, herkese adalet ölçüsünde milli gelirden hak ettiği kadar pay vermek demektir.
Peygamberimiz; “Benden sonra öyle idareciler gelecek ki dininizin güzel gördüğü şeyleri çirkin, çirkin gördüğü şeyleri güzel göreceklerdir. Kim bunların isteklerine karşı gelerek onlara uymazsa iki cihanda kurtulmuş olur. Kim de bunların (günah kervanına) karışırsa felakete sürüklenir.” hadisi şerifleri ile bu görevi hakkıyla ifa edenler ile etmeyenlerin akıbeti açıkça gösterilmiştir. Diğer taraftan, Peygamberimiz tarafından haksızlık karşısında susanlar dilsiz şeytan olarak vasıflandırılmıştır.
Ayetlerde ise; “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı indirdik; hainlerden taraf olma, hainlerin savunucusu olma!” (Nisa, 105) “Kendilerine hıyanet edenleri savunma. Çünkü Allah, hainlik edenleri, günahta ısrarcı olanları sevmez.” (Nisa, 107) “Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz; ama kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?” (Nisa,109) Cenabı Hak zikredilen ayetlerde; Hakk’ın hilafına davrananları ve onları savunanları da hainlikle itham etmiştir.
Sivil toplumların öncelikli görevleri, kuruluş amaç ve ilkeleri doğrultusunda hizmet vermek, temsil ettikleri bireylerin ve toplumların sorunlarına odaklanmaktır.
Sorunlarının çözümünde bağımsız, tarafsız, özgür, özerk ve adil davranmaktır.
Sivil toplum kuruluşlarının ve yönetimlerinin en büyük sorunu siyasi partilerin yan kuruluşu gibi görüntü vermeleri, siyasi partiler ile ilişkilerinde ölçüyü kaçırmalarıdır. Sivil toplum kuruluşlarının siyasete yakın olmalarının ana sebebi sosyal hayatta etkili bir aktör gibi görünmek, şahsi çıkar veya nüfuz elde etmek, bireysel veya kurumsal anlamda benzer kurumlara nazaran siyasi otoritenin imkanlarından yararlanma güdüsünden kaynaklanmaktadır.
Sivil toplum kuruluşlarının ve yönetimlerinin en büyük sorunu siyasi partilerin yan kuruluşu gibi görüntü vermeleri, siyasi partiler ile ilişkilerinde ölçüyü kaçırmalarıdır.
Sivil toplum kuruluşları böyle bir tercihte bulunmakla etki alanlarını daralttıkları; bağımsızlıklarını, özgürlük ve özerkliklerini kaybetmek gibi asli hüviyetlerinden giderek uzaklaşmaktadır. Siyasi konularda duydukları heyecanı ve aceleciliği, üyelerinin ve toplumsal sorunlarının çözümünde gösterememektedir. Anlatmak istediğimiz şey; siyasetin doğru veya yanlış her şeyine karşı çıkılması değildir. Elbette doğru kimden gelirse gelsin doğrunun yanında yer almak, yanlışı kim yaparsa yapsın yanlışın karşısında durmak insan olmanın gereğidir. Sivil toplum kurumlarının kendi hükmi şahsiyetlerini yitirmeden, sivil inisiyatiften ödün vermeden, siyasi otorite ile dengeli bir şekilde diyalog içinde olmaları; ülke, iç ve dış müdahalelere maruz kaldığında siyasi otoritenin yanında yer almaları doğal bir olaydır. Doğal olmayan şey sivil toplumların sivil karakterden uzaklaştırılması, karşıtlık veya yandaşlık üzerinden sivil toplum kisvesi altında siyasetin yan kuruluşu gibi siyasetçiden daha siyasi davranılmasıdır.
Bazı sivil toplum kuruluşlarımızın sosyal, siyasal ve ekonomik imkanlara kavuşmaları ile birlikte ihlas ve samimiyetlerinin üzerine gölge düştüğü, sivil toplumu; siyasete abanmada, çevreye nüfuz etmede, devlet ricaline ulaşmada, devlet kapılarının kendilerine açılmasında, bürokrasiye sıçrama tahtası gibi kullanmada; makam, mevki elde etmede bir manivela gibi kullanılması günümüzde sivil toplumlarımızın en büyük hastalığıdır.
Sivil toplum-siyaset, sivil toplum-devlet ilişkisi geçmişten günümüze hep tartışıla gelen bir konu olduğu gibi genel anlamda olmasa da her sivil toplumun bir siyasi partisi, her partinin de manipüle edebildiği sivil toplum kuruluşlarının varlığı bilinen bir gerçektir. Gerçek sivil toplum kuruluşu kelimenin tam anlamıyla sivil bir inisiyatiftir. Hakk’ın ve halkın sesi, halkın hissiyatının tercümanıdır. Siyasi otoriteyi halkın sorunları ile ilgilenir konuma çekme, özgür ve demokratik toplum inşa etme hareketidir. Hiçbir çıkar ilişkisine girmeden mükafatını doğrudan Allah’tan bekleyen bir gönül hareketi ve bir amme hizmetidir.
Diğer taraftan bilindiği üzere; sivil toplum önderlerinin siyasi otoriteye yakın durmaları günümüzde vuku bulan bir hadise değildir. Tarihimizde para, makam, mevki karşılığında davasını satanlar da İmam-ı Azam Ebu Hanife gibi davasına sadakat gösterip zindanlara atılanlar da olmuştur. Görmek istediğimiz şey; her ne pahasına olursa olsun sivil toplumlarımızın hak adına, haktan yana olmaları ve hakkı haykırmalarıdır. Nokta kadar çıkar karşısında virgül gibi kıvrılmamalarıdır. Konumuza ışık tutması açısından Emeviler döneminde geçen bir olayı naklederek yazımı sonlandırmak istiyorum.
"Bu maaşı hak etmek için ilmimi ve dinimi sattım!"
Emeviler döneminde sohbetleri, yazdıkları, çizdikleri ile çevresine geniş halk kitlelerini toplayan ve yönetimi rahatsız eden bir din alimi ve kanaat önderi vardır. Durumdan rahatsızlık duyan siyasi muktedir, soruna hal çaresi bulmak için saray erkanını toplayıp durum müzakere eder. Yönetimden şeytani zekaya sahip birisi “Efendim, bana müsaade edin, ben bu mevzuyu çözerim” der. Ve izni aldıktan sonra söz konusu zata gider ve şu teklifi yapar. “Hocam, sizler insanlara hitap ediyorsunuz, onları irşat ediyorsunuz. Bilin ki sizin irşadınıza daha çok saray erkanı muhtaçtır. Tensip buyurursanız haftada bir defa da olsa lütfedin biz saray erbabını da irşat edin.” der.
Âlim zat bu teklifin samimi olduğuna inanır ve sarayda sohbete başlar. Bir süre böyle devam ettikten sonra, söz konusu saray görevlisi ikinci bir teklifte bulunur. “Efendim saray erkanı sohbetlerinizden çok hoşnut kaldılar, ‘Hoca Efendi haftada bir defa değil, her gün gelip bizi irşat etse’ diyorlar.” der.
Âlim zat halen oynanan oyunun farkında değildir. O teklifi de kabul eder ve halk ile bağlantısını koparır. Her gün düzenli olarak irşat faaliyetini sarayda yürütmeye başlar. Saray görevlisi zat son atışını da şöyle yapar. “Efendim, Halife hazretleri sizin bu sohbetlerinizden ziyadesiyle memnundur. Dolayısıyla size istirhamda bulunuyor; ‘Hoca Efendi her gün gelip, gitmektense biz ona sarayda bir ikamet alanı oluşturalım, ailesiyle birlikte gelip orada kalsınlar ve gece-gündüz irşatta bulunsunlar. Geçimini sağlayacak uygun bir de maişet tahsis ederiz.’ diyorlar.” der.
Yavaş yavaş sarayın imkanlarına, konforuna alışan alim zat bu teklifi de kabul edip, saraya yerleşir. Düzenli olarak her ay gidip muhasipten maaşını alırken, zaman ilerleyince muhasip kişi, alimin maaşını öderken hep işi sürüncemede bırakmaya ve vaktinde ödememeye başlar. Buna içerlenen alim zat sorar; “Bana ne kastınız var kardeşim? Niye işlerimi yokuşa sürüyorsunuz? Neden maaşımı zamanında ödemiyorsunuz?” der. Muhasip; “Allah aşkına bu maaşı hak edecek ne yapıyorsun?” deyince, alim zatın o meşhur ve hazin cevabı; “Ne demek ne yapıyorsun? Bu maaşı hak etmek için ilmimi ve dinimi sattım.” şeklinde olur.
Dünyada ve Türkiye'de meydana gelen toplumsal olayları doğru yorumlayabilen, geleceği doğru okuyabilen, zamanın ruhunu iyi kavrayabilen, bu özelliğiyle içte ve dışta kanaatine müracaat edilen, ülkemiz adına karar vericilerin önlerini aydınlatma sorumluluğu ile mükellef olduklarının şuurunda olan, hak arama ve haksızlıkla mücadele etme, toplumun kanayan yaralarını sarma yanında hem siyasetin denetleyicisi hem de toplumun gözü, kulağı ve vicdanı konumu özelliğini taşıyan sivil toplum kuruluşlarına kavuşmamız dileğiyle selam ve saygılarımı sunuyorum.