Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk, Aralık 2018 tarihinde Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi Toplantısı'nda yaptığı bir konuşmada, ülkelerin küresel ve millî eksenlerinin birbiriyle uyumlu şekilde hareket etmesinin önemini vurgulayarak şöyle bir tespitte bulunmuştu. "Eğer eğitim kendi bağımsızlığını ilan eder ve iktisadi taraftan kopuk bir şekilde kendi uygulamalarını ortaya koyarsa eğitim kurumu içe kapanık, üretim kapasitesini yitirmiş ölü dokuya dönüşür. Bundan dolayı eğitim kurumunun iktisadi hayatla birebir eşleşmesinde yarar var. Bu eşleşme birebir olmadığında eğitimin ve ekonominin üretme potansiyeli birbiriyle uzlaşmayacaktır."

Sayın Millî Eğitim Bakanımız, eğitim ve ekonomi arasındaki ilişki ağının önemine vurgu yaparken zannederim iktisadi gelişmenin de ana unsuru olan “kaliteli insan” yetiştirme boyutuna yeterince yer vermedi.

Makro boyutuyla “kaliteli insan” denildiğinde akla hemen sosyal sermaye gelmelidir. Çünkü sosyal sermaye, ilk kez 1916'da, okul toplulukları merkezleri konusundaki bir müzakere vesilesiyle ortaya çıkmış bir kavramdır. Sosyal sermaye, başta din, ahlak, örf ve gelenekler gibi daha çok manevi/kültürel etkenler vasıtasıyla meydana geldiği için insan sermayesinin diğer türlerinden farklıdır.

Sosyal sermaye kavramı, her ne kadar özel mülkiyet veya para gibi somut maddi şeylerin dışında daha çok insanlar arası sosyal münasebetler açısından bir anlam kazanmış ise de insanların günlük hayatta aralarında geliştirdikleri samimiyet, iyi niyet, arkadaşlık, yakınlık gibi güven telkin edici yaklaşımların da sağlam ve kalıcı ticari/iktisadi işbirliklerine de vesile olmaktadır.

Dolayısıyla sosyal sermaye, aralarında ekonomi/ticaret dâhil işbirliğine izin veren bir grubun üyelerince paylaşılan, yazılı olmayan, toplum tarafından benimsenmiş bir dizi değerlerin ve sosyal normların varlığı olarak anlaşılmalıdır. Bu değerler, eğer eğitim sistemi aracılığıyla çocuklarımıza/gençlerimize aktarabilirse ahlaklı/güvenilir insanların ortak girişimleri de ekonomi hayata canlılık kazandıracaktır.
Para ile ilgilenen Dünya Bankası bile sosyal sermayenin önemini anlamış olacak ki sosyal sermayeyi, "insanlara, arzulanan hedeflere ulaşmalarını temin edecek biçimde faaliyetlerini koordine etme imkânı veren, sosyal yapılar içindeki yerleşik normlar ve sosyal münasebetler" olarak tanımlamıştır.

Sosyal Sermaye İnsan Gücünün Güvenilir Olmasına Dayanmaktadır.

Sosyal münasebetler zincirinde karşılıklı menfaate dayalı koordinasyonu ve işbirliğini kolaylaştıran şebekeler, normlar ve değerler nelerdir? Bunların başında “el-emin”sıfatı gelmektedir. Yani Peygamberani ahlaki bir vasıf olan ve herkes tarafından benimsenmesi gereken bir değer olarak görülen “güvenilir olmak” gelmektedir. Kişisel güvenin toplumsal bir boyuta uluşması ile birlikte sosyal hayatta sağlıklı ve kalıcı işbirlikler meydana gelmekte ve sosyoekonomik gelişme böylece saha sağlıklı bir şekilde hız kazanmaktadır.
Dolayısıyla güven ortamının tesisi ile (yeniden) şekillenen bütün değerler ve olumlu davranışlar (sadakat, karşılıklı anlayış, hoşgörü, yardımseverlik, sosyal ahlak, sosyal fedakârlık), güçlü (güçlenen) sosyal sermaye olarak kendisini göstermektedir.
Sosyal sermaye, itimat (güven), sosyal münasebet ve sosyal sorumluluk üstlenmek demek olduğundan toplum her yönüyle ve dolayısıyla gerçek anlamda gelişmektedir. Bununla bağlantılı olarak değerlere ve sosyal ahlak esaslarına ters düşen bütün davranış biçimleri de sosyal sermayenin gelişimine bir engel teşkil etmektedir. Toplumsal bozulmaların (sorumsuzluklar, yolsuzluklar, sahtekârlıklar, nemelazımcılık, dolandırıcılık vb.) baş göstermesi ile sosyal sermayenin erozyona uğraması mukadderdir.

Sosyal Sermaye Nasıl Güçlendirilebilir ve İktisadi Faydaları Nelerdir?

Sosyal sermayenin güç kazanabilmesi için ahlaki norm ve manevi değerlerin aktarımını sağlayan başta eğitim/diyanet olmak üzere iktisat ve siyaset alanlarınada yatırım yapmakla mümkündür.
İktisadi gelişmenin, sadece iktisadi/maddi şartlara bağlı olarak oluşmadığı gerçeğini hatırlatmakta fayda vardır. İktisadihasıla artışı, sosyal ve kültürel bir temele, yani maneviyat içerikli sosyal sermayeye dayanmaktadır. Bu durumda sosyal sermayenin (ilave) iktisadi getirileri ve sosyal faydaları da yüksek olacaktır. Bu kazanımları kısaca sıralayalım:

1) Yerleşik güven münasebetleri, müşterek referans çerçeveleri ve müşterek hedefler/idealler sayesinde daha iyi ve daha güvenilir bir bilgi paylaşımı sağlanır.
2) Kurum (işletme) içinde ve kurumla müşterileri ve ortakları arasında yüksek düzeyde güven ve işbirliği ruhu sayesinde işlem ve üretim maliyetlerinin düşürülmesi söz konusudur.
3) İşten çıkarma, işe alma ve eğitim giderlerini azaltan, sık personel değişiklerinin sebep olduğu kopukluklara meydan vermeyen ve örgüte/şirkete ait çok kıymetli bilgiyi koruyan düşük işgücü devir oranları olacaktır.
4) Kurum istikrarı ve anlayış birliği sayesinde kurum içinde ve dışında daha büyük bir kenetlenme sağlanabilecektir.
5) Toplumda gönüllü olarak sosyal dayanışma (kişilerin ve komşuların birbirlerine karşı yaptıkları yardım, destek ve fedakârlık) artacaktır.
6) Sosyal hizmetlerde kalite ve sivil alanda gönüllü işbirlikleri artacaktır.
7) Devlete ve onun kurumlarına duyulan güven ve saygı tesis edilecektir.

Velhasıl-ı Kelam

Bilindiği gibi ekonomide yeterli bir büyüme hızının elde edilebilmesi tabii kaynaklar, fiziki kapital ve insan gücü kaynaklarından oluşan bütün üretim faktörlerinin verimli bir biçimde kullanılmasına ve üretime katılmasına bağlıdır. Bu süreçte elbette üretim sürecine daha verimli bir şekilde katılabilmek, ekonomide daha üretken hâle gelebilmek ve bunun sonucu olarak da daha üst düzeyde gelir elde edebilmek açısından insan gücü (nitelikli işgücü)önemlidir. Tabii ki de mesleki eğitim ve öğretim süreciyle ancak kazanılması mümkün olan teknik bilgi, beceri, nitelik ve yetenekler de ehemmiyet arz eder.

Ancak ne kadar çok insan gücü yetiştirsek yetiştirelim insan gücü, ahlaki/manevi yönden eksik kalması hâlinde sosyal sermayemiz de hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından yetersiz kalacaktır. Dolayısıyla güzel ahlak ve manevi değerlerden uzak bir insan gücü, bir başka ifadeyle makro boyutuyla beşerî sermaye, sosyal sermaye niteliği taşıyamayacağı için ekonomi hayata canlılık kazandırmak bir yana iktisadi gelişmenin önünde bir engeldir.

Kalkınma planlarında öngörülen üretim/iktisat hedeflerinin gerçekleştirilebilmesi için insan gücü kaynaklarını sosyal/ahlaki/manevi yönden de yeterli duruma getirme zorunluluğu vardır. Bunun için eğitim kurumlarımız da “önce ahlak ve maneviyat” ilkesi doğrultusunda kurgulanması ve formatlanması gerekmektedir. Ekonomik kalkınma için sosyal sermaye şarttır.

Sosyal sermaye için de ahlak ve maneviyat yani din eğitimi şarttır. Dinin dünyaya yani sosyal hayata bakan ahlaki/manevi özü de insanın güvenilir olmasında gizlidir.
Düşmanları tarafından dahi her alanda güvenirliği teyit edilmiş olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) aşağıdaki hadis-i şerifi, sosyal sermayenin eğitimdeki önemini ve bu bağlamda iman/maneviyat ile toplumsal güven/iktisadi gelişme arasındaki bağı göstermektedir.

“Mümin, insanların canlarına ve mallarına zarar vermeyeceğinden emin oldukları kimsedir.” (Tirmizi, İman: 12.)

O hâlde eğitim sistemimizi maneviyatı esas alan sosyal sermaye oluşturma gayretleri ile zenginleştirmemiz gerekmektedir. Sağlıklı ve huzurlu bir gelecek inşa etmek istiyorsak eğitimli, terbiyeli, sosyal duyarlı, güvenilir kısacası gerçek anlamda dindar ve dini bütün gençler yetiştirmeliyiz. Ancak böyle bir gençlik, güçlü bir sosyal sermaye oluşturma potansiyeline sahip olabilir.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum