Belli bir örneğe benzemeye ve benzetmeye çalışma anlamı bulunan, Arapçadan dilimize geçen taklit kelimesi Tanzimat döneminden beri kültürel hayatımızda çok önemli bir yer tutmaktadır. Taklit etmek birleşik sözcüğüde bir şeyin sahtesini, yalancısını yapmak, bir şeye benzetmek anlamlarında kullanılmaktadır. Taklit kelimesinin ilk çağrışımları, sahte, kalitesiz, yalancı, fason kavramları olmaktadır.

Bir toplumu taklide iten birçok etken bulunmaktadır. Devrimlerin çoğu taklidi esas alır, fertleri taklide zorlar. Belirli zamanlarda bilinçsizce tekrarlanan unsurlar şekilsel bir hâl alır ve insanlar zamanla yaşamın bu tarz tavırlardan müteşekkil bir nizam olduğu düşüncesine kapılırlar.

İtaati ön plana çıkarmak, insanları tek düze hâle getirmek isteyen yöneticiler, ritüel tarzındaki bazı hareketleri topluma dayatarak bireylerin tabiiyetini kuvvetlendirebilirler. Bu tarz eylemler kasıtlı eylemlerdir ki alışkanlık hâline dönüştürüldüğü zaman daha tehlikeli durumlara neden olabilirler.

Bazen de otoritenin herhangi bir baskısı olmadan kendisini daha düşük gören kişi ve toplumların özenti şeklinde başkalarını taklide yönlendirmeleri vardır ki bu taklit çeşidi hastalıklı bir düşüncenin ürünü olarak kendini gösterir.

Eskiler önce fikir sonra zikir diyerek düşünmeyi eylemin öncüsü yapmışlardır. Fikir eylemden önce olursa yaratıcılık, eylem fikirden önce olursa taklitçilik olur.

Düşünenler üretir, üretemeyenler ise taklit ederler. Taklit ise önce mukallidinin zihnini öldürür. Bağlantı kurma işlevi, aklın en önemli özelliğidir. Taklit eden kişiler bağlantı kurma kapasitelerini kullanmadıkları için olayların illiyet bağını çözümlemede sorun yaşarlar. Taklidin çok olduğu yerlerde kabiliyetliler ile kabiliyetsizler eşitlenir, herkes aynı olur, düşünme, karşı çıkma becerisi olan kişiler bu kalabalıklar arasında kaybolurlar. Onların aykırı düşünmesi, farklı fikirler ileri sürmeleri onların eksikliği olarak görülür ve bu durum kolay bir şekilde dışlanmalarına sebebiyet verir. Bu gibi topluluklarda taklidi en iyi şekilde yapanlar ön plana çıkar, alkışı onlar alır, ucuz kahramanlığı onlar yapmış olurlar. Bireylerde var olan özgüvensizlik taklidi doğururken, taklit de özgüvensizliği doğurmakta, böylece bireyler ve toplumlar içinden çıkılamaz bir hâlde debelenip durmaktadırlar.

Mecellede niyetler bâtınidir, karar amellere göre verilir hükmü bulunmaktadır. Hukuk eylemin kendisini ölçüt alır, ona göre hüküm verir. Taklidin güzel olanı, niyetin şüphesini ortadan kaldırabilir. Fakat taklidin anlamsızlığı, niyetin sorgulanmasını gerekli kılmıştır.

Zira anlamı olmayan ya da uygulayıcısı tarafından fazla bir anlam yüklenilmeyen bir hareket, kişileri kimliksiz ve karaktersiz bir tavra, duruşa götürmektedir. Hayvanların davranışları bile içgüdülerine dayanırken, insanın davranışlarında bir anlam derinliğinin olmaması çok vahim bir durumdur. Kişilerin taklit üzerinden bir varlık oluşturma çabaları, kendi fıtri özellikleriyle bile çelişkiye düştüklerini, insani vasıflarını yitirdiklerini göstermektedir. Zira akletmek, düşünmek, insanın en önemli vasıflarından birisini oluşturmaktadır.

Kişiler akıllarını kullanmadan bir fikri savunmaya başladıklarında duyguları ile hareket eder, duyguları ile karar verirler. Duyguları ile hareket eden bireyler sebebe değil, sonuca odaklanırlar. Sonuç odaklı düşünen kişiler pragmatist bir tavra bürünerek olayları çözümlemeyi değil, çözümün sonucundan yararlanmayı umarlar.

Genelde kültürel yönü zayıf olan toplumlar, kendilerinden güçlü gördükleri toplumları taklit eder, ona benzemeye çalışır, ona benzedikçe kendilerini diğerlerinden üstün görürler. Bu nedenle aşırı taklitçilerin kendilerine ait bir düşünce dünyaları, bakış açıları olmaz. Onlar düşünme ve üretme konusunda ilk adımın karşı taraftan gelmesini beklerler, karar almaları gereken konularda başkalarının ne yaptığını, nasıl yaptığını merak eder, onu görmeden hareket edemezler.

Kendini üstün görenler, başkalarını asla taklit etmezler.Taklit zayıflıktan doğar, taklit olarak tekrar edilen eylemler zamanla anlamsızlaşır. Çünkü ruhuna nüfuz edilmeden yapılan eylemler düşüncenin değil eylemin taşıyıcısı olurlar.
Taklitçi toplumlar daha ziyade tüketici olurlar, onlar ürettikleri ile değil tükettikleri ile öğünürler. Hiçbir alanda kendine ait bir yaşam ve üretim tarzı oluşturmayan, bir nesnenin veya bir fikrin üretiminde çağdaşlarına göre daha iddialı bir eser ortaya koyamayan ve başkasının yaptıklarını kullanan ya da onları taklit eden milletler, kendi ürettiklerinin gururunu yaşayamaz, başkalarının hayranı olarak varlıklarını devam ettirmeye çalışırlar. O zaman başkaları üretir onlar kullanır; başkalarının ürettiğini kullanmakla ilerlediklerini, geliştiklerini sanırlar.

Taklidin olduğu yerde tenkit olmaz, tenkidin olmadığı yerde de gelişme olmaz, gelişmenin, ilerlemenin, insanın kendisini ve çevresini boy aynasında görmesinin en önemli yönü tenkit kültüründen geçmektedir.

Taklitçi toplumlarda herkes aynı kavramlar üzerinde düşündüğü, aynı hareketleri yaptığı için farklılıklar görülmemekte, birbirine benzeyen kişilerin birbirini eleştirme hakları da düşünceleri de olmamaktadır. O ortamda olabilecek eleştiri de taklidin iyi bir şekilde eda edilmemesi neticesinde doğan aksaklıkların dile getirilmesinden başka bir fikir olmamaktadır.

Taklit, bir milletin fertlerinin zihinlerini tembelliğe iter, onlar bir sorunla karşılaştıklarında en kısa yoldan sonuç almak için taklidi bir çare olarak görürler. Bu durum kısa sürede makul bir hareket gibi görünse bile uzun vadede çok büyük tehlikeyi içinde barındırır. Balık tutmaya değil de balık almaya alışanların kaderini balıkçılar belirler.

Taklit, bir milletin fertlerinin zihinlerini tembelliğe iter, onlar bir sorunla karşılaştıklarında en kısa yoldan sonuç almak için taklidi bir çare olarak görürler.

Elbette tecrübe görmüşkişilerinbu tecrübesinden yararlanmak aklı kullanmanın gereğidir. Fakat bu durum bir sürek hâline dönüştüğü zaman sorun olmaktadır. Tarihi süreç incelendiği zaman, büyük devlet kurma, büyük millet olma vasfını yakalamış tüm milletlerin kendine güvenen, başka milletlere biraz tepeden bakan, onlarla rekabete girmekten korkmayan nesiller yetiştirmek gibi ortak vasıfların olduğu görülmektedir.

Bu milletin evlatlarına kendilerine güvenmeleri, çalışmaları ve yabancı milletler karşısında asla komplekse girmemelerini, taklitçi olmamalarını öğretmek, Türk gençliğine verilmesi gereken en önemli meziyetler olacaktır.

Mesnevi’de Taklitle İlgili Bir Hikâye

Bir sofi yoldan gelip bir tekkeye misafir oldu, eşeğini götürüp ahıra çekti.

Eliyle suyunu, yemini verdi.

Tekkedeki sofiler yok, yoksul kişilerdi. O sofiler acizlikten umumiyetle birleşip merkebi satmaya karar verdiler.

Hemencecik o eşeği sattılar yiyecek aldılar, mumlar yaktılar.

Tekkeye bu gece yemek var, sema var diye bir velvele düştü.

O eşek sahibi de uzak yoldan gelmiş, yorulmuştu, o iltifatı, sofilerin kendisini ağırladığını, güzel bu surette izzet ve ikram tavlasını oynamakta bulunduklarını düşündü.Kendisine olan meyil ve muhabbetlerini görünce “Bu gece eğlenmeyeyim de ne zaman eğleneyim?” dedi.

Yemek yediler semaya başladılar, tekke tavanına kadar toza, dumana boğuldu.
Sema baştan sona doğru varınca çalgıcı bir Yörük Semai usulünce teganniye başladı.

“Eşek gitti, eşek gitti” demeye koyuldu, bu hararetli usule hepsi uyup, bu şevkle seher çağına kadar ayak vurup el çırparak “Ey oğul eşek gitti, eşek gitti” dediler.
Konuk olan sofi de onları taklit ederek “eşek gitti, eşek gitti” diye bağırmaya başladı.

O işret, sema ve safa çağı geçip sabah olunca hepsi vedalaşıp gitti.
Tekke boşaldı, sofi kaldı, eşyasının tozunu silkmeye başladı,
Nesi var, nesi yok hücreden dışarı çıkardı. Eşeğe yükleyip yola çıkmağa niyetlendi.
Alelacele yoldaşlarına yetişip ulaşmak üzere eşeği getirmek için ahıra gitti, fakat eşeğini bulamadı.

“Hizmetçi suya götürmüştür, çünkü dün gece az su içmişti” dedi.
Hizmetçi gelince sofi, “eşek nerde?” dedi.

“Hizmetçi, sakalını yokla, eşek gitti” diye cevap verdi, kavga başladı.
Sofi, “Ben eşeği sana vermiştim, onu sana ısmarlamıştım, yollu yordamlı konuş, delil getirmeye kalkışma, sana emanet ettiğim eşeğimi getir, sana verdiğimi senden isterim”.

Hizmetçi, “Sofilerin hepsi hücum etti, ben mağlup oldum, yarı canlı bir hâle düştüm.”

Sen bir ciğer parçasını kedilerin arasına atıyorsun, sonra da onu aramağa kalkışıyorsun.

Sofi dedi ki “tutalım senden zulmen aldılar ve benim gibi yoksul birisinin kanına girdiler.”

Ya niçin bana gelip de söylemiyor; biçare, eşeğini götürüyorlar, demiyorsun?

Eğer söyleseydin eşeği kim aldıysa ondan alırdım yahut da parasını aralarında paylaşırlar, o paraya razı olurdum.

Onlar o vakit buradaydılar, yüz türlü çare bulunurdu. Hâlbuki şimdi her birisi bir tarafa gitti.

Kimi tutayım, kime gideyim, bu işi başıma sen açtın, seni kadıya götüreyim de gör.

Niçin gelip de Ey garip böyle bir korkunç zulme uğradın diye haber vermedin?

Hizmetçi “Vallahi kaç kere geldim, sana bu işleri anlatmak istedim.”

Fakat sen de “eşek gitti, eşek gitti” deyip duruyordun, hatta bu nağmeyi hepsinden daha zevkli söylemekteydin.

Ben de “O biliyor, bu işe razı, arif bir adam” deyip geri döndüm, dedi.

Sofi, “Onların hepsi hoş hoş söylüyorlardı, ben de onların sözünden zevke geldim.

Onları taklit ettim, bu taklit beni ele verdi. O taklide iki yüz kere lanet olsun!”

Mevlana Mesnevi, (Veled İzbudak) Cilt II, 40-45).

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

0 Yorum