Uzun yıllardan beri ülkemizin önemli problemlerinden biri olan terör son günlerde yine gündemin birinci sırasına yerleşmiş durumda. Peş peşe yapılan terör saldırılarıyla her gün yeni şehit haberleriyle uyanıyor, her gün aynı acıyı yeniden yaşıyoruz. Kucaklarında yeni doğan bebekleriyle dul kalmış taze gelinler, feryadü figan içerisinde gözü yaşlı anneler, babalar, kardeşler, bacılar, akrabalar, eş ve dostlar, hemşeriler, komşular, arkadaşlar. Hepsinin yüreğine kor düşmüş, yanıyor, sızlıyor, kahroluyor. Bu tabloları uzun zamandır unutmuştuk, rahatlamış, bitti diye umutlanmıştık. Ne yazık ki yeniden düğmeye basıldı, Türkiye düşmanı, İslam ve insanlık düşmanı şer güçler özledikleri ortamları yeniden meydana getirmenin çabası içerisinde. Katliam, cinayet, dehşet, kan ve gözyaşı onların hayat felsefesi, taptıkları şeytanların en büyük arzusu tabi ki. Peki kim bunlar? Bunların kökenlerini tarihten sorgulamamız lazım.
Terör kavramı, günümüzdeki zararlı bir çok ideolojinin de kaynağı olan 1789 Fransız İhtilali’nden sonra ortaya çıkmış, insanlık dışı düşünceden başka bir şey değildir. Kelimenin aslı Latince (terreur) olup “korkudan titreme” veya “titremeye sebep olma” anlamlarına gelmektedir. Kendi süfli emellerini gerçekleştirmek için tüm kanun, örf-adet ve insani değerleri hiçe sayarak yapılan tedhiş eylemlerine verilen isimdir. Amaç halkı ve devleti yıldırmak, korku salarak amaçlarını gerçekleştirmektir. Fransız İhtilali’nde Convention adı verilen yürütme kurulu 5 Eylül 1793 günü bir bildiri (la Terreur) yayınlayarak devrim karşıtlarına karşı yargısız infazları başlatır. Binlerce insan yargılanmadan veya sözde yargılanarak katledilir. Devrim karşıtları sindirilir. Bu insanlık dışı düşünce, 1917 Rus Bolşevik İhtilali’nde, 1948 Çin Mao Devriminde ve bunları örnek alan birçok Kominist devrimde aynı uygulamaları yapar. Milyonlarca insan katledilir, yine milyonlarca insana işkence yapılır, zindanlarda yok edilir. Bugün kendisine Marksist-Leninist felsefeyi rehber edinmiş, Lenin’i, Stalin’i, Mao’yu örnek almış terör örgütünün yaptıkları da öncekilerin taklidinden başka bir şey değildir.
Ülkemizde 1970’li yıllarda “anarşi” diye adlandırılan sol terör hareketleri 12 Eylül 1980 sonrası Güneydoğu’da Kürtçülük propagandasıyla ortaya çıkarak devlete ve millete karşı yeni bir savaş başlatmış oldu. 1984 yazında başlatılan karakol saldırıları önceleri ciddiye alınmadı, “eşkiyalık” olarak tanımlandı. 1990 Körfez Savaşı’nın ardından daha da tırmanan terör çok büyük katliamlar yaparak bölgede kendini kabul ettirmeye çalıştı. Binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına, yüz binlerce kişinin yaşadığı beldeleri terk etmesine sebep oldu. Elebaşının yakalanıp yargılanması pek de sonucu değiştirmedi, çünkü bataklık sivrisinek üretmeye devam ediyordu. Irak ve Suriye’deki iç savaşlar terörü daha da güçlendirdi, cesaretlendirdi. Üstüne üstlük Kobani diye adlandırılan bölgedeki çatışmalarla meşru hale gelmeye, kurtarıcı olmaya soyundu. Önceleri “Açılım” daha sonra “çözüm” gibi kavramlarla olay siyaseten halledilmeye çalışıldı. Taviz üzerine taviz verildi, örgüt tüm Kürt vatandaşların temsilcisi gibi görülerek masaya oturtuldu, şımartıldı, legal hale getirildi. Güneydoğu illerinde önceki dönemlerde aşırı güvenlik uygulamalarıyla bezdirilmiş olan insanlar bu sefer de güvenliğin olmayışından şikayet eder hale geldi, örgütün elinden bizar oldu. İfrattan tefrite geçilmiş, orta yol bir türlü bulunamamıştı. Estirilen bahar havası 7 Haziran seçimlerinin ardından birden bire kara kışa dönüştü.
Ülkemizdeki terörün başka ülkelerde olduğu gibi dış bağlantıları mevcut olup varlığını ancak bu şekilde devam ettirebilmesi mümkündür. Terörden fayda sağlayan ve bu nedenle açık ve gizli olarak teröre destek veren ülkeler her ne kadar bilinse de açıkça ifade edilememektedir. Terörün dış yardımlar yanında uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, büyük çaplı soygunlar, haraçlar, zorunlu bağışlar, kaçakçılık ve gönüllü katkılar gibi gelir kaynakları da mevcuttur. Bu kaynakların kurutulması da bu şartlarda epeyce zordur.
Terörü meydana getiren nedenler ve terör örgütüne sempati ve katkı nasıl önlenecektir? Ülkemizin, milletimizin ve Yüce dinimiz İslam’ın yüzlerce yıldan beri düşmanları olmuştur ve yine olacaktır. Bu bilinmesi gereken önemli bir vakıadır. Ancak önemli olan, düşmanın elini güçlendirecek, ona fırsat verecek istismar edilecek alanlar oluşturmamak, boşluklar bırakmamaktır. Devlet yönetimi her zaman aşırı ciddiyet isteyen, adaleti titizlikle uygulayan, herkesi ve her kesimi kucaklayan bir güven kapısı olmayı gerektirir. Yüzyıllarca üç kıtayı adaletle yönetmiş olan Osmanlı Devleti son dönemlerinde özellikle İttihat-Terakki yönetiminin ırkçı ve baskıcı yönetimi nedeniyle birçok Müslüman tebaasıyla bağlarını koparmak zorunda kaldı. Bin bir türlü plan ve oyunlarla tasfiye edilen Büyük Osmanlı Devleti yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti elbette kendi başına bırakılacak değildi. Yeniden toparlanıp eski ihtişamına dönmemesi gerekiyordu.
Ülkemizin madden ve manen kalkınması için çaba sarf eden, bu uğurda ter döken, birçok eza ve cefalara katlanan nice vatansever aydınımız, siyasetçimiz, bilim adamımız ve yöneticilerimiz olmuştur. Bu meselelerin farkına varmışlar, kısmen açıklayabilmiş, kesin çözümler için çareler aramış, ancak az seviyede sonuçlar alabilmişlerdir. Her birinin önüne engeller çıkarılmış, durdurulmuşlar, tasfiye edilmişler ve bazen de imha edilmişlerdir. Çok büyük tecrübe ve bilgi sahibi Emperyalist şer güçler ülkenin her hücresine öylesine sızmış, öylesine girmişlerdir ki tanımak, söküp atmak epey bir güç ve zaman istiyor.
Devletine canı yürekten bağlı olan ve yeri geldiğinde vatanı için fedakarlık yapması bilen aziz milletimiz her fırsatta devletiyle karşı karşıya getirilmiş, ekilen nifak tohumlarıyla arasına dikenler konulmaya çalışılmıştır. Bunların başında yapılan ihtilaller gelir ki, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat gibi müdahaleler ülkedeki dengeleri bozmuş, yapılan güzel icraatları durdurmuş her alanda memleketi geriye götürmüştür. Güya huzur için yapılan darbeler yeni huzursuzluklara kapı açmıştır. Yanlışta ısrar etmenin bir anlamı yoktur, bu ülke bin yıl öncesinde önce imanla sonra kılıçla fethedilmiştir. Gönüller kazanılmadan topraklar kazanılamaz. Yaklaşık iki yüz yıldır taklit ettiğimiz Batı medeniyet ve kültüründen bu millete ve bu ülkeye hayır yoktur. Batının bilim ve teknolojisini almak yerine onun yaşam tarzını ve düşüncesini almak bize hiçbir şey kazandırmadığı gibi birçok değerimizi de alıp götürmektedir.
Bugün yediden yetmişe herkes eğitim sistemimizden ve sonuçlarından şikayetçi ise, bunun nedeni Batıcı zihniyetlerdir. Hıristiyan batının kendisi için geliştirip uyguladığı eğitim müfredat ve sistemleri bu ülke insanına ve coğrafyasına uymamaktadır, asla da uymayacaktır. Eğitimin sorunları karşısında bocalayıp çaresiz kalan bakanlar, bürokratlar hala daha yazboz tahtası haline gelen, karma karışık uygulamalar karşısında arayış içerisindeler. Bu eğitim sisteminin ülkenin kalkınması için yeterli olmadığını, ülke vatandaşlarını bir arada tutamadığını, çocuklarımızı ve gençlerimizi istediğimiz gibi yetiştiremediğini görelim artık. Manen ve madden kalkınma hamlesi başlatalım. “Önce ahlak ve maneviyat” diyelim. Batıdaki ve doğudaki, tüm ülkedeki gençlerimize yüce dinimizi, İslam kardeşliğini, helal ve haramları öğretelim. Onlara vatan, devlet ve millet sevgisini yeniden Kur’an ve Peygamber (S.AV.)’in uslübu ile kazandıralım. Hep birlikte çalışmak, üretmek, kazanmak, paylaşmak ve ilerlemek şuurunu verelim. Yoksa, gidişat ortada. “Denenmiş denenmez” diyen Hocamız, geleceği görerek 70’li yıllarda başlattığı “Ağır Sanayi Hamlesi” projesinde ağırlığı doğu illerine vermişti, ancak önemli projelerin bir kısmı gerçekleştirilebildi, sonra da ya kapatıldı ya da satıldı. Liberalist ve Kapitalist plan ve projeler ancak yoksulluğu, cehaleti ve sonunda terörü doğurur. Bu yanlışlardan dönelim. Aslımıza yani, İslam’a dönelim. Başka çaremiz yok.
Vesselam.