Eğitim bir neslin inşa sürecidir. İstikbalin teminatı olacak bir neslin/gençliğin yetiştirilmesi sürecidir de denebilir.
Eğitimin belirli, sınırlı ve değişmez bir tanımı aslında yoktur. Yerli ve yabancı alanyazında (literatürde) geniş kapsamlı olarak çok çeşitli tanımlarına rastlarız.
Alanyazındaki tanımlamaları hatırlarsak;
"Kişinin, içinde yaşadığı toplumun olumlu değerlerine göre yeteneklerinin, tutum ve davranış biçimlerinin geliştirilme sürecidir."
"İnsan davranışında yetenek, istidat, karakter ve bilgi bakımından belli gelişmeler sağlamak amacıyla yürütülen etkiler sistemi" (Başaran, 1978; 18). "Bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir", (Ertürk, 1994; 12). "insanları belli amaçlara göre yetiştirme sürecidir" (Fidan, 1996; 4).
Tanımlamaların ortak paydasında yer alan hususun; bireyin bu süreçte kazandığı bilgi, beceri, tutum ve davranışların yanında; doğduğu, büyüdüğü ve yaşamakta olduğu toplumun kültürel yapısının da insanın yetişmesinde ve kişiliğinin oluşmasındaki etkenler arasında olduğuna dikkat çeker.
Bizi biz kılan değer ekseninde bakarsak; eğitim, bir neslin inşa sürecidir de diyebileceğimiz gibi, istikbalin teminatı olacak bir neslin/gençliğin yetiştirilmesi sürecidir de denebilir…
Ortak paydada insan olmanın ana eksen olduğu bir değer kazanma, var olan potansiyelin geliştirilmesi, yaratılışın temel mantığında kendi özünün farkındalığı içerisinde, yaşadığı toplumda “emin olunan birey” olma sürecine katkı sağlama da denebilir.
Eğitim, insanın yaradılışlındaki ana eksen olan; karakter yapısına, mizacına ve ahlâkî eğilimlerine uygun olan, sapma ve dejenere olma riskini gidermeye yönelen bir tekamül süreci olmalıdır…
Hz. Muhammed (sav) “İnsanlar, altın ve gümüş madenleri gibidir.” (HM9068 İbn 1 Hanbel, II, 391) demiştir. Bu benzetmeyle hangi inanca veya kültüre mensup olurlarsa olsunlar, bütün insanların değişmez bir öze sahip olduklarına işaret eder… Allah Resulü, zaman zaman sahabeye yaptığı sohbetlerinde; insanın doğuştan gelen fıtrî yapısına işaret eder ki o da ahlâktır. İnsan, Yüce Yaratıcının kendisi için takdir ettiği bu ahlâka teslim olmuştur.
Yüce Allah, “Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn, 95/4.) buyururken esasen insanın mükemmelliğine işaret eder. Bir sonraki ayette; “Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tîn, 95/5.) derken de olgunlaşmayı tercih etmeyen insanın kendi iradesiyle düştüğü durumu dikkat çeker. Nitekim âyetin devamında, inanıp faydalı eylemler sergileyenlere kesintisiz bir ödül verileceği bildirilmiştir (Tîn, 95/6). Allah (cc) insanın içine hem sakınma, hem de sapma eğilimini (takva ve fücûr) ilham etmiş, (Şems, 91/8) böylece onu hem iyiliğe hem de kötülüğe meyletme yeteneğiyle yaratmıştır.
İşte eğitim, bu noktada derin bir anlam kazanır ki; bir neslin inşa mesuliyetindeki mana derinliğine de işaret eder.
Öğretmenliğin peygamber mesleği oluşunu zaman zaman eğitimciler de bilerek veya duyumsamanın getirdiği ezber ekseninde telaffuz ederler… Literatürde geçen bir ilke olarak; değerler eğitiminin, sosyal bir öğrenme olduğuna, modellenerek kazanılması hususuna dikkat çeker.
Bu açıdan baktığımızda; Peygamberler insanın iyilik potansiyelini, şeytanî güçler ise iyilikten yüz çevirme potansiyelini harekete geçirmeye çalışırlar.
Mamafih Resûlullah şöyle buyurmaktadır: “Bakınız! Rabbim, bana öğrettiklerinden bilmediklerinizi bugün size öğretmemi emretti. O (cc) buyurdu ki: ‘Bir kula verdiğim her mal helâldir. Ben kullarımın hepsini hanîf olarak (tertemiz bir fıtrat üzerine) yarattım ama şeytanlar onlara gelerek kendilerini bu dinlerinden alıp götürdüler. Benim kendilerine helâl kıldıklarımı, onlara yasakladılar…” (M7207 Müslim, Cennet, 63) Aynı şekilde, “Her doğan fıtrat üzerine doğar; sonra anası ile babası onu ya Yahudi ya Nasrânî yahut Mecûsî yaparlar.” (B1385 Buhârî, Cenâiz, 92) buyuran Hz. Peygamber, insanın yaratılıştan saf ve temiz bir fıtrata, ahlâka sahip olduğunu ifade ederken, onun doğuştan lânetli ve günahkâr olduğu yönündeki inanışı da (Krş. Pavlus, İbranilere Mektupları) reddetmiştir.
Resûlullah’ın (sav) insanları altın ve gümüş madenine benzettiği (M6709 Müslim, Birr, 160) bir başka hadisinde de ifade ettiği gibi; insandaki öz, tıpkı maden gibi işlenmeye muhtaçtır.
Yeryüzünde altınıyla, gümüşüyle, demiriyle, bakırıyla nasıl farklı farklı vasıflara sahip madenler mevcutsa; aynı şekilde birbirinden farklı özleri olan, çeşit çeşit karakterlere sahip insanlar mevcuttur. Nasıl ki madenler asıl değerlerini, önemlerini işlendikten sonra kazanıyorsa; insanın yaratılıştan sahip olduğu akıl, kalp, ruh ve vicdan gibi meziyetleri de ilâhî hakikatlerin ışığında, rahmet elçilerinin rehberliğinde işlenmek suretiyle değer kazanır.
Eğitim ve eğitimcilerin bu süreçteki kritik eşiğine dikkat çekmenin, mana derinliği bu noktadadır. Belki de Atatürk’ün öğretmene verdiği önem bu yüzdendir. Bu önemin bugün verilmesi gereğine de işaret etmek gerektiğini irdelemek gerekmiyor mu?
Öğretmenlerin sınav kaygısı içerisinde ezber bilgiye yönelmeleri, maddi özendiricilerle sürecin mana derinliğinden kopuşun giderilmesine katkı sağlamayan bir yoğunluğun yorgunluğunda başlayacak yeni bir eğitim-öğretim süreci başladı ve devam ediyor.
“BİR NESLİN İNŞA MESULİYETİ DAHİLİNDE” bireye ve topluma ne kazandıracağının; “Toplam Kalite Yönetimi” ekseninde ciddi bir ÖZ DEĞERLENDİRME yapılarak, irdelenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
“Hesaba çekilmeden önce, nefislerin hesaba çekilmesi de bir başka değer değil mi? Hatta bu konu ekseninde ciddi bir saha çalışması yapılarak, hedef kitlenin bakış açısı, memnuniyeti ve “Bu süreç sana ne kazandırdı?” soruları ekseninde veri temelli bir araştırma yapılamaz mı?
Bu süreçte;
Bakanlığımızın üniversiteler ile yapılacak protokol dahilinde, öğretmenlerin kendi branşlarında yüksek lisans yapmaları sağlanamaz mıydı? Branşında yüksek lisans yapan öğretmenin “Uzman Öğretmen” olması sağlanması daha uygun olmaz mıydı?
Böyle bir uygulamada, öğretmenlerin isteği/talebi ve yapılacak protokol dahilinde istenilen dersler aracılığıyla öğretmen niteliği daha anlamlı ve katılımcı bir yönetim anlayışıyla sağlanabilecek yüksek bir motivasyon ile daha verimli olması sağlanamaz mıydı?
En azından, “Ben alanımda yüksel lisans yaptım.” niteliğim buna bağlı daha gelişti diye geliştirilecek bir algıyla, daha derin bir anlam kazandırılamaz mıydı?
Branşında yüksek lisans yapan ve “Uzman Öğretmen” olan öğretmenin, Eğitim Bilimleri (Eğitim Yönetimi / Eğitim Programlar vb.) alanlarında 2. Bir “Yüksek Lisans” veya yine üniversiteler ile yapılacak protokol dayalı “Tezsiz Doktora” programı dahilinde, bir basamak yukarı düzeyde sağlanacak eğitim sonrasında “Başöğretmen” unvanı verilmesi daha anlamlı olmaz mıydı?
Unvanların salt ekonomiyle ilişkilendirilmesinin, sosyal medyada yer alan “Öğretmen Bursluluk Sınavı” eleştirilerine kapı açılmış olması, öğretmene nitelik kazandırma odaklı amacın yıpranması sürecini başlattığını düşündürüyor.
Parasal katkının bütün öğretmenlere taban aylığına bağlanarak seyyanen sağlanması, öğretmende “Bana değer veriliyor, ben önemseniyorum.” mesajını güçlendirirken, öğretmenin meslek içerisinde niteliğinin de geliştirilmesinin önemsendiği bir sürecin hayata geçirilmesinin, en azından sahada gündeme alınmasının yararlı olacağı düşüncesi ile takdirlerinize arz ederiz.