Doksanlı yılların başında sinema filmleriyle karışımıza çıkan ve özellikle de akıllı telefon olarak adlandırılan Android tabanlı telefonların kullanılmasıyla birlikte yapay zeka kavramı, bütün bilinmezlikleri ve belirsizlikleriyle birlikte hayatımıza girdi. Öğrenen makine ve robotlar aracılığıyla insan zekasına alternatif bir yol izleyen yapay zekâ olgusu birçok alanda kullanıma sokuldu. Artan endişelere rağmen kullandığımız elektronik cihazlar, bindiğimiz arabalar ve beklediğimiz trafik ışıkları yapay zekâ ürünüdür. Bu konunun, elbette hayatı kolaylaştırdığı yönleri bulunmakla beraber giderek artan endişeler de barındırıyor. Mesela birçok meslek dalında yapay zekânın kullanılması, işsizlik oranlarının yükselmesine neden olur endişesi bunlardan en basitidir.
Yapay zekânın Vaftiz babası olarak kabul edilen Geoffrey Everest Hinton bir konuşmasında, yapay zekânın artık yalnızca ilerleme için bir araç olmadığını vurguladı. İnternette yankı odaları yaratarak, hükümetlerin kitlesel gözetim yapmasını mümkün kılarak ve suçluların küresel ölçekte ortalama dolandırıcılığı yürütmesine yardım ederek şimdiden zarar verdiğini söyledi. Tam da bu noktada 2002 Hollywood yapımı Azınlık Raporu (Minority Report) ve 2008 Kartal Göz (Eagle Eye) filmleri gözümde canlandı. Azınlık Raporu filminde tam da Hinton’un bahsettiği yankı odaları yaratılarak henüz suç işlenmeden güvenlik güçlerinin müdahalesi konu ediniyordu. Tehlike ise bu yankı odalarını oluşturan kişinin kendi işlediği suçları yapay zekâ maharetiyle başkasına yüklemesiydi. Onun için dikkat edilmesi gereken, yapay zekânın arkasındaki zekâ olmalı diye düşünüyorum. Kartal Göz filminde ise birbirini tanımayan iki kişi yapay zekânın yönlendirmesiyle suç işlemeye zorlanır. Tabi ki bu filmdeki yapay zekânın arkasındaki zekâ da yine önem arz ediyor. Hinton daha da ileri giderek, yapay zekânın yakında yeni virüsler olusturmak ya da kendi hedeflerini seçen otonom silahlar üretmek için kullanılabileceğini belirtti ki bu tehlikeyi de Terminatör filmleri serisinde izledik. Bu film serisinin son iki bölümü Hinton’un değindiği şu tehlikeyi konu almıştı: Hinton'a göre en ciddi tehlike, insanlardan daha zeki dijital varlıklar inşa etme yolunda olmamız. Onları kontrol edip edemeyeceğimiz konusunda hâlâ hiçbir fikrimizin olmadığıdır. Yapay zekâyı konu alan filmlerin hepsindeki vurgu da bu aslında. Yapay zekânın kontrolsüz ilerleyişi ve insanoğlunu yenerek yok etmesi ve köle etmesidir. Matrix film serisinde işlenen de budur. Yapay zekânın yönettiği dünyada insanların sanal bir dünyada yaşamaları ama aslında bir tüpün içinde kablolara bağlı halde makinalara enerji sağlayan piller oluşu. Gerçekte bunlar olur mu bilemeyiz ancak Hinton’un belirttiği gibi makinalar, kısa vadeli karı önceleyen şirketler tarafından geliştirilirse bu tehlikelerle yüz yüze gelmemiz içten bile değil.Kendisini ilahlaştıran, Allah ile ilahlık yarışındaki zihniyetin ve insanların, dünyayı ve tüm hayatı yok etme pahasına Yapay Zeka ve türevlerini daha da ileriye götürmek isteyecekleri aşikardır. Bu noktada esas tehlike Yapay Zeka değil, ilahlık iddiasındaki zihniyettir. Elbette bunların çoğu varsayımdan ibaret ama birçok yönüyle yapay zekânın bizi esir aldığını da görmemiz gerekiyor. Kullandığımız Akıllı(!) telefonlar zamanımızın büyük bir bölümünü işgal ediyor. Dinlediğimiz bir müzik veya baktığımız bir fotoğrafa göre önümüze konuyla ilgili yüzlerce seçenek daha getirip bizi yönlendiriyor. Hatta ortam konuşmalarına göre bile önümüze seçenekler getiriyor. Onun için siber uzmanlar, akıllı telefonlarla yatak odalarına gidilmemesi yönünde uyarılarda bulunuyor.
Filmlere konu olan yapay zekâ, öylesine bir ilerleme katetti ki artık senaryolar yapay zekâya yazdırılıyor. Birkaç gün önce yönetmenliğini yapay zekânın yaptığı ilk film çekiminin haberini okumuştum. Yani sinema sektörü yapay zekâdan oldukça yararlanıyor. Dijital kameraların devreye girmesiyle 16 ve 35 mm filmler ortadan kalkarak sinema filmi maliyetlerinde ciddi anlamda bir azalma sağlanmıştı. Öyle anlaşılıyor ki prodüktörler yapay zekâ tarafından yazılan, mekân tasarımı yine yapay zekâ tarafından dijital olarak tasarlanan, 3D oyuncularla oynanan ve yönetilen, neredeyse sıfır maliyetine filmler yaparak kasalarını dolduracaklar.
Okuduğum bir haber, Japonya’da eğitim sisteminde yapay zekâ ve robot teknolojisinin giderek daha fazla yer almaya başladığıyla ilgiliydi. Bazı okullarda dersleri artık robot öğretmenler anlatıyormuş. Bu robotlar, öğrencilerin yüz ifadelerini ve ses tonlarını analiz ederek onların derse ilgisini ölçebiliyormuş. Gerektiğinde sorular sorup cevap verebiliyor. Ama bu durum tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bir kesim, teknolojinin eğitimde büyük bir devrim yarattığını ve öğrencilerin daha hızlı öğrenmesine yardımcı olacağını düşünüyor. Diğerleri ise çocukların gerçek bir öğretmenle kurduğu insani bağın yerini hiçbir yapay zekânın tutamayacağını savunuyor ki ben de bu düşüncedeyim. Kimi veliler "çocuklarımızın sosyal gelişimi zarar görebilir" derken, kimileri de "geleceğin dünyasına hazırlanıyoruz, bu kaçınılmaz" diyormuş. Bunun gibi tıpta, havacılıkta ve stratejik bir çok alanda yapay zekanın kullanıldığını ve yararlarını görmezden gelemeyiz. Ancak yine de kafamızda soru işaretleri uçuşup duruyor. Ya Yapay Zekâ hayata tamamen hakim olursa(!) Hakim olacağı hayat kendi hayatı mı, insanoğlunun hayatı mı? Çünkü bu teknoloji geliştikçe devletler buna dönük kanunlar çıkarmak zorunda kalacak. Ya da yapay zekâ kendisiyle ilgili kanunlar çıkaracak. Nasıl ki hayvanları koruma kanunu varsa yapay zekâyı da koruma kanunu çıkarsa şaşırmayın. Peki insanları yapay zekâdan koruyacak bir kanun çıkar mı? Bence geç kalınmadan çıkarılmalı. Çünkü ilkokul çağındaki çocuklarımızdan başlayarak lise dönemindeki çocuklarımıza kadar, evdeki hanımımızdan işyerindeki hizmetliye kadar herkes bir şekilde yapay zekânın esiri olmuş durumda. Öyle bir esaret ki sanırsınız yapay zekâ olan çocuklarımız, eşimiz dostumuz. Yani insanoğlu…
Milli Şuur, ÖĞ-DER